Perşembe, Ekim 12, 2006

Buzdan Adamın Laneti Üzerinizde Olsun

Thom Yorke The Eraser

Vokal rengini belli eder etmez Thom Yorke da proje adamlarından biri oldu. Özellikle Björk ve Beck ile yaptığı çalışmalar sonucunda doğru adrese giden sözler, dinleyicileri bir bir bulundukları dallardan düşürerek ayaklarının yere basmasını sağladı. Tabi bu yere basmak dediğimiz işin esprisi. Mahallenin çocuklarına denen "ayağın yere bassın" önerisinden çok, büyüyüp de sokak sokak gezen uzaylılara işaret edilen gezegenlere çıkış bileti adeta. Eh, Thom Bey de çok mütevazi değil bu konuda. Kaçımızı uzaya gönderirse kârdır onun için.

Konuyu uzaya bağlamamızın nedeni son albümündeki dünya dışı seslerin özenli aranjesi. Sözlere ise diyecek yok. Albüm adından da belli olacağı gibi silmek fiilinin etken, edilgen her türtlü kombinasyonunu yaşamlarımızdan parçalarla gün yüzüne çıkartıyor. Giriş parçası Eraser albüme de ismini verdiği Thom Yorke'un diline pelesenk olan dürtüleri en net haliyle döküyor. Kafa kurcalayan bir dengesizlik ve kararsızlıktan muzdarip karşısındakinin ne istediğini anlamaya çalışan bir insan var önümüzde. Genel olarak albümdeki tavır da bu yönde. Sadece istemek yeterli mi? İstediğin herneyse sorumluluğunu alabilecek misin? Bir tarafın kapılarını açtığında diğerinin kapıdan girip de halıda uyumasına ne tepki verilirse bunları söylemiş Thom Yorke. Basit sorular, nedenler ve nasıllar üzerine kurulu bir süreç içerisinde. Girizgâhı böyle bir albümün devamına yayılan hava; başlangıç ve bitişlerden oluşan ikili ilişkileri sorgulamayla ölümün değersizliğinden zamanın yenilmezliğine kadar bir çok cevapla dolu. Kendi varoluşunu oluşturan temaları yokoluşlarıyla anlatmaya başlaması üzerinden samimi yıllar geçti. Görünen o ki; değişen hiç birşey olmamış. Albümdeki tüm parçalar farklı tınılardan temeli aynı sorunsallara cevap yazarken, Black Swan ve Harrowdown Hill size kilit geçişler sunuyor. Kapıyı açar açmaz karşınıza çıkacak olan mekanın her yerinde saniyeler akıyor, duvarlarında dakikalar asılı ve attığınız her adımda tiktak sesleri çıkararak ezilen yüzlerce gün var. İçeri girer girmez elinizi kolunuzu savurarak, ayaklarınızla ortalığı dağıtarak yaşam alanı oluşturma fırsatını geri tepmeyin. Zamandan arındırdığınız alana oturun ve sadece dinleyin.

Salı, Temmuz 11, 2006

PANDORA.COM





- Hey sen burada ne arıyorsun?!
- Birkaç parça çalacaktım.
- İyi madem; çaldıkların hoşuna gittiyse bunları da al!


Müzik piyasasında yeni olana en hızlı şekilde ulaşmak; dinleyici için önemli bir faktör. Ancak bu kadar yoğun bir “yeni” akışı olduğunda edindiğiniz albümlerin çoğunluğu bir daha dinlenmeyecekler arasına atılıyor. Sınırsız sayıda ses çöplüğü içinde aradığınızı bulmak bir işkenceye dönebiliyor. Zaman zaman tadınızı dahi kaçırabiliyor. Ancak son yıllarda bu durumu değiştirecek teknolojik destekleri bulabilen müziksever, arayışlarını bilgisayar başında sürdürürken harcadığı anların keyfini çıkartabiliyor. Dönemin farklı uygulamaları artık sizin için size özel bir öneri listesi sunabiliyor ve ya sizi yönlendiriyor ki gidin gezin size yakın tarzlarda kimler neler dinliyor bilginiz olsun. Bir anlamda sosyal örgüte dönem Last.fm ve detaylı teknik bilgilerle dolu allmusic.com gibi siteler, dinleyicinin neyi arayacağını bilmesi konusunda fikir verebiliyorlar.

Tüm bu oluşumların içinde son altı aydır müzikseverleri en çok etkileyen yazılıma sahip site de Pandora.com. Sitenin en temelde cevapladığı soru “Bana hoşlanabileceğim müziği keşfetmemde yardımcı olur musunuz?”.. Sistem seçimleriniz doğrultusunda size özel bir radyo yaratıyor ve verdiğiniz bilgiler ışığında hoşunuza gideceğini düşündüğü parçaları ardı ardına diziyor. Basit bir örnekle açıklayalım. Siteye girin, ‘Create a new station’ ikonundan çıkan arama motoruna Ellen Allien yazın, birkaç saniye içinde sistem sizi bir Ellen Allien parçasıyla karşılıyor. Sonrasında ise Pandora.com’un kriterlerine göre D-Fuse gibi bir grup geliyor karşınıza. Güzel bir uygulama da Guide tuşundan sisteme sorular yöneltebilmeniz. Bu parçayı neden çalıyorsun dediğinizde, bayan vokaller, tekrar eden nakarat ve akıcı, elektronik müzik istediğinizi belirttiniz, ben de çalıyorum, beğenmediyseniz beğenmedim deyin ben de ona göre başka bir parça seçeyim hemen bileyim yolumu; ona göre bir parça seçeyim diye sizi tatmin edecek cevaplar veriyor. Zaten asıl olay da sizde başlıyor; çalan parçalara olan beğeninizi “thumbs up/down” tuşlarıyla ne kadar sık belirtirseniz, sistem sizin istekleriniz hakkında daha net bilgiye sahip olarak saatlerce dinlemekten zevk alacağınız bir liste oluşturuyor.

Hiç duymadığınız isimler ve yeni bir çok sesle bizi tanıştıran sistemin yaratıcısı Tim Westergren’i İstanbul’da yakalama şansımız oldu. Eşinin katıldığı bir panel bahanesiyle iki günlüğüne İstanbul’a gelen Tim’in ağzından çıkan ilk kelimeler; Sultanahmet, Peyote ve Replikas’dı. İstanbul’un gece hayatı içinde ukde kalan Tim’e bir dahaki gelişinde rehberlik etme sözünü verip söyleşimize başladık.

Bstp : Pandora.com’a girip bir sanatçı ya da parça ismi yazıyorsunuz ve sistem benzerlerini listenize ekleyip sırayla çalıyor. Yeni ya da eski Dünya’da bu kadar çok müzisyen varken aradığınızı bulmakta size yardım eden mükemmel bir sistem. Böyle bir sistem nasıl ortaya çıktı.

Tim Westergren : 10 yıl boyunca bir rock grubunda klavye çaldım. Uzun yıllar Amerika’da turnelere çıktık. O zamanlar müzikte kariyer yapmayı planlıyordum ancak işler umduğum gibi gitmedi ve müzik hayatımın yarı profesyonel kısmı da son buldu. Fakat bu turnelerde seyircisini arayan bir çok müzisyenle karşılaştım. Müzisyenlerin bu sorunu dikkatimi çekti. Her ne kadar iyi müzik yaparlarsa yapsınlar dinleyicileri olmadığı sürece bir grubun hayatı da uzun süremez. Ardından benim gibi bağımsız müzisyenleri dinleyici ile buluşturmak için the Music Genome Project’i hayata geçirmeye karar verdim. İlk başta ben ve iki arkadaşım vardı. Ertesi yıl ise kırk kişilik bir ekip olduk. Fakat iflasın eşiğindeydik. Kredi kartlarından tutun da maaşlara kadar hiç bir şeyi ödeyemediğimiz uzunca iki yıl geçirdik. O sıralarda bizi eşim finanse etti. Böyle ağır aksak ilerlediğimiz ilk yılları geride bıraktık ve şu an yedinci yılımızdayız.

Bstp : Sistemin işleyişi konusunda bilgi verebilir misin? Sisteme giren bir parça hangi kriterlere göre yerleştiriliyor?

T.W. : Her parçayı daha önceden belirlediğimiz 400 niteliğin oluşturduğu çerçeve içinde değerlendiriyoruz. Yani punk’tan country’e kadar her tarz parçayı vokal rengine, melodisine, harmonisine, enstrümanlarına, vs vs.. göre sınıflandırıyoruz. Her parça uzun bir analiz sürecine dahil oluyor. Sadece vokalin rengi için 30 ayrı kriter koyduk.

Bstp : Kimileri için Mp3 müzik sektörüne büyük zararlar veren bir format. Pandora.com’un lisans sistemi nasıl işliyor?

T.W. : Şu an sadece Amerika’da yaptığımız bir lisans anlaşması var. Federal büroyla yaptığımız anlaşma ile her parça için standart bir ücret ödeyerek tüm parçaları sistem içinde legal hale getirdik. Şu anda da Amerika dışındaki ülkelerin bürolarıyla irtibat halindeyiz.

Bstp : Broadcasting sistemi hakkında neler düşünüyorsun?

T.W. : Bildiğimiz radyolar genelde tek bir tarz ve belli bir kesim dinleyiciye hitap ediyor. Ancak internet farklı bir sistem. Broadcast radyolar daha çok popüler müzikle ilgileniyorlar ve mottoları “herkes için bir radyo”. Yani herkes istediği tarzdaki müziği bulabiliyor.

Bstp : Sistem içinde birçok karakter var. Müzikler olsun, üyeler olsun binlerce parçası var Pandora.com’un. Sayfadaki trafiği nasıl bir yazılım kullanarak yönetiyorsunuz?

T.W. : The Music Genome Project kapsamında 40 müzisyenle birlikte çalışıyoruz. Bir müzisyen önüne gelen her parçayı belirlediğimiz 400 nitelik çerçevesinde analiz ediliyor ve bir parçayı Pandora.com’a dahil etmek 12 ila 30 dakika kadar sürüyor. Pandora’yı kullandığınızda yazılım seçtiğiniz parçaya bağlanarak benzer seslere sahip yeni bir parçayı sıraya koyuyor.

Bstp : Pandora.com’un bize önerisi aramalarımızı parça ismine göre yapmamız.

T.W. : Elbette, örneğin country, folk, rock müzik gibi bir çok kategoriye dahil bir müzisyen olan Neil Young yazarak arama yaptığınızda size çok değişik dallardan gelen bir parça listesi sunabiliriz. Ancak parça ismiyle yaptığınız aramalarda isteğiniz daha belirgin olduğundan oluşturacağımız liste sizin için daha tatmin edici bir yapıda olacaktır.

Bstp : Bir de site içinde beğendiğim bir grup hakkında detaylı bir bilgi almak istediğimde Pandora.com beni amazon.com ya da allmusic.com gibi global sitelere yönlendiriyor. Pandora.com içinde de müzisyen ve parçalar hakkında detaylı bir bilgi bulabilecek miyiz?

T.W. : Bu dediğini dün gece Kaliforniya’daki arkadaşlar uygulamaya geçirdiler. Şu an sistemde müzisyen ve parçalar hakkında, biyografi ve diskografi gibi detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
Bstp : Pandora’da bir playlist oluşturmak çok kolay ancak bazen aradığımız popüler isimleri bulamıyoruz.

T.W. : An itibariyle Amerika ile lisans anlaşmamız olduğundan kaynaklanıyor bu dediğin. Yakın zamanda bir çok ülkede lisans anlaşmalarını imzalayıp sanatçı yelpazemizi genişleteceğiz.

Bstp : Bulunduğu sistem içinde Pandora da müzik gibi evrensel bir yapıya sahip. Pandora’nın globalleşmesi için neler yapıyorsunuz?

T.W. : Dünyanın her yerindeki müzikleri bir araya getirmeye çalışıyoruz. Şu an odamda 30 tane Türk müzisyenin albümleri var. İtalya, Yunanistan, Almanya, Japonya... Dünyanın her yerindeki müzisyenlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bir kısmımız İngiltere’de bir kısmımız Japonya’da araştırmalar yapıyor ve albümleri toparlıyoruz. Asıl amacımızdan sapmadan ilerlemeye çalışıyoruz. Yani orta sınıf müzisyenleri bir araya getirmek, birbirleriyle iletişim haline geçmelerini sağlamak istiyoruz. Çoğu müzisyen sektör kısmından uzakta. Neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Pandora.com onları bir araya getirmeyi amaçlıyor. Ve inanıyorum ki müziğin tüm sınırları kaldırma gücünü bu site üzerinden gerçekleştirebileceğiz. Mesela Amerikada bunu yapıyoruz. Yeni gruplar birbirleriyle buluşup kendi şehirlerine diğer şehirlerden sanatçıları davet ediyorlar. Öte yandan film müzikleri arayan Hollywood sektörü de Pandora.com’u kullanıyor.

Bstp : Bir de sistemde dinleyici açısından hoş olmayan bir durum var. Çalan parçayı tekrar etmek ve ya bir önceki parçaya dönmek gibi bir lüksümüz yok.

T.W.
: Evet, bu lisans anlaşmalarından kaynaklanıyor. Ne yazık ki böyle olmak zorunda.

Bstp : Son olarak Squeezebox gibi uzaktan kumandalı bir internet radyosu hakkındaki görüşlerini alabilir miyiz
T.W. : İşin bu kısmını bilemiyorum. Creative ve Sono gibi birçok firma var ve firmalar böyle bir şey yaratırken çok basit kullanımı olan ürünler sunmalılar. Ancak hiç biri yeteri kadar kolay kullanıma sahip değil. Heryerde herkesin kullanması için daha basit olmalılar. Öte yandan squeezebox üzerinden dinlenen radyoların yarısı Pandora.com’dan gelen listeler. Sanırım gün geçtikçe kullanımı yaygınlaşacaktır.

::: http://www.pandora.com :::

Pazar, Mayıs 14, 2006

Fractals


Gökkuşağından matruşkalar yapmak!

Yaklaşın, yaklaşın…Biraz daha yaklaşın, iyice yaklaşın…Yok olmuyor, gene aynı yerdesiniz. Bu yazıdan sonra geri de dönseniz fark etmez, aynı yerde olacaksınız.

Meraklı çocukları doğada en çok kar taneleri büyülüyor. Kristal yapılarını gördükleri ilk andan itibaren ince ‘hii’ efektiyle kenarlarına dokunmak istiyor, dallanıp budaklanmasının kalıcı olmasını düşlüyorlar ya da eve götürüp orada besliyorlar(?). Doğanın oranlarına duydukları hayranlık meraklarını körüklüyor. Bir kar kristalinin neden böyle göründüğünü hemen öğrenemeyecek olsalar da, bir çoklarının üzerine bastıkları anda bu meraklarını tatmin ya da yok etmiş oluyorlar. Neyse ki ertesi yıllarda da kar kendini yağarak hatırlatıyor. Bizim meraklı canavarlar ise tekrardan düşünmeye başlıyorlar.

Düşündükleri kar tanesinin yapısını anlamaları ise biraz zaman alacağa benziyor. Bir kristali geniş açıda gördüğünüz şekli ile mikroskobun altında yaklaşabildiğiniz kadar yaklaştığınızda gördüğünüz şekil aynı. Bu da demek oluyor ki, bir kristali oluşturan tüm parçalar aynı forma sahipler. Karşınızda bir çocuk varsa eğer gelin de çıkın işin içinden. Bir de büyük çocuklar var ki merakları doğayı da aşıyor. Kendi kristallerini yaratmaya kadar vardırıyorlar işi. Bu işin sonu yok Tabi, boyut olarak birbirinden farklı ama şekil olarak aynı parçalardan nasıl bir form çıkarırsanız çıkarın, sonsuza giden bir iç yapı elde ediyorsunuz. Bunu evde yapabiliyor muyuz peki?

Fractus, düş önüme!

Bu tip bir yapılanmanın araştırılması matematik kökenli işlemlere oradan da bilgisayarlara dayanıyor. Gastone Maurice Julia’nın 1918 yılında tekrar eden fonksiyonlarla ilgili hazırladığı bir makaleyle ortaya çıkarttığı formülü, yıllar sonra 1975’de Benoit Mandelbrot IBM bünyesinde bir araştırmasında kullanıyor. Yaptığı araştırma; veri iletim hatları üzerindeki gürültülerin nasıl giderilebileceği üzerine. Çoğu bilim adamı frekansları yükselterek hat üzerindeki gürültüleri giderebileceklerini düşünüyorlar. Ancak hatlardaki gürültüler gelişi güzel olmasına rağmen kümeler haline geliyor. Mandelbrot bu konudaki araştırmalarını sürdürürken kümelerin sanıldığından daha kompleks yapılarda olduğunu fark ediyor. Bu kompleks yapıları geniş bir zaman diliminde incelemek yerine önce birer saatlik, sonrasında da yirmişer dakikalık parçalara ayırıyor, devamında ise daha da küçük parçalara. Zaman dilimi her ne kadar küçülürse küçülsün, eldeki dilimde hemen hemen aynı oranda hatalı ve hatasız kümelerle karşılaşıyor. Ailesinde de önemli matematikçiler olan Polonya doğumlu Mandelbrot, bu oranın 19. yüzyılda George Cantor’un Cantor dizisi fonksiyonuna bağlıyor. Bu fonksiyon; örneğin bir çıtanın ortadaki 1/3 oranındaki parçasının çıkartılıp bölünmesi ve geri kalan parçaların da aynı oranda sürekli bölünmesiyle örneklendirilebilir. Sonsuza kadar sürdüğünde elde edilen Cantor tozu sonsuz noktadan oluşan ve toplam uzunluğu sıfır olan bir matematik temeli. İş buradan felsefeye kaydırılabilir pek tabii.

Mandelbrot da öyle yapıyor ve diyor ki, “ Bir iplik yumağının boyutu nedir? Uzaktan baktığınızda bir nokta ama yaklaştıkça kendince boyutu olan bir obje, daha da yaklaştığınızda lifler, ve en sonunda mikroskopla son raddesine baktığınızda ise sonsuz noktalardan oluşan bir küme. O halde; bu iplik yumağının gerçek boyutu nedir?” Bu yaklaşımıyla herhangi bir birim cinsinden ölçülemeyen objelere bilimsel bir derecelendirme kazandırıyor ve kendi içinde döngülere sahip bu yapılara Latince fractus (parçalanmış/kırılmış) kelimesinden esinlenerek fraktal adını veriyor.

Yapay zekadan yatay zekaya…

Mandelbrot frakteline önce geniş açıdan bir göz atalım. Koca göbekli bir kardan adama benziyor kendisi. Her hangi bir noktasından yaklaşmaya başlayalım. Bir açıdan sonra gene karşımıza bu göbekli kardan adam çıkıyor. Julia’nın formülü ve Cantor’un tozlarıyla matematiksel anlatacak olursak, geniş açıdan gördüğümüz kardan adamımız bir bakteri gibi 1/3 oranında bölünmeye devam edip kendine bir çok eş daha yaratıyor. Fraktalleri hiç ayrılmayan bakteri bölünmelerine benzetebiliriz. Bu işlem sonsuza kadar sürüyor en nihayetinde. Siyah alanlar aslında sonsuz noktalardan oluşan, sıfır değerleri. Renkli alanlara biraz daha yakından baktığımızda da gene bir göbekle karşılaşıyoruz. İlginç, aynı şeklin bir kenarında bir tane daha göbekli kardan adam var. Gördüğünüz gibi bu fraktal kendi içinde tekrarlanan değerlerin sonucu olarak aynısını kendi içinde yaratarak sonsuza dek ilerliyor.

Mandelbrot’un tekrardan su yüzüne çıkardığı Julia formülü ve kullandığı alanlar doğanın matematiğinin de önemli bir kısmını öğrenmemize yarıyor. Bu araştırmaları yaparken IBM’de bulunan matematikçi, ilk yapay zeka örneklerinden biri olan bilgisayarından bu fonksiyonu hesaplamasını istiyor. Bu işlem sonucunda karşısına çıkan görsel ise şu an küçük büyük gören herkesi büyüleyen ve son 15-20 yıl içinde sanatsal değer de kazanan fraktallerin ilkini ortaya çıkarıyor. Yapay zeka tarafından üretilen ilk görsel diyebileceğimiz bu çalışma, yıllar içinde formüldeki değerleri değiştirerek ve farklı tekniklerle renklendirilerek 3D ( 3 boyutlu ) çalışmalara kadar uzanıyor.

Renk pattern’leri, matematiksel haritalandırma ( program dahilinde ) ve en önemlisi formülü düzenlemek tam anlamıyla kafa patlatma işi. Etkileyici bir fraktal yaratmak tamamen bilgisayarda hazırlanan basit bir işlem gibi gözüküyor olsa da, her fotoğraf sanatsal değer taşımadığı gibi her fraktal de sanatsal değer taşımıyor. Öte yandan bir çalışma var ki sanatsal boyutunu da aşmış, simgesel bir boyut da kazanmıştır. Bu çalışma fonksiyondaki değerlerin
Melinda Green tarafından farklılaştırılmasıyla ortaya çıkan Buddhabrot tekniğidir. Geleneksel Mandelbrot tekniği üzerine kurulan sistemle elde edilen fraktal, adından da anlaşılacağı üzere, Buddha’ya benziyor. O kadar benziyor ki, üçüncü göz diye isimlendirdikleri bir nokta bile mevcut yapısında.

Burada matematiksel değerleri verip kafanızı yormak istemedik ancak ararsanız basit Mandelbrot formülünü ve neyi nasıl yapacağınızı çok kolay bulabilirsiniz. Matematiğin doğanın değerleri olduğunu göz önünde bulunduracak olursanız, sayılarla oynamaya başladığınızda içinden çıkamayacaksınızdır. Şu an piyasada bulunan en popüler programları;
http://www.ultrafractal.com/ , http://www.chaospro.de/ adreslerinden temin edebilirsiniz. Eğer Buddhabrot fraktalini nasıl yaparım, fraktel jeneratörünü nerden temin edebilirim diyorsanız, bunun için de; http://www.superliminal.com/fractals/bbrot/bbrot.htm adresine bakmanızı öneririz.. Programları çalıştırdıktan sonra basit formülünü, desenlere hakim olmayı ve yeteri kadar tatmin edici bir çalışma çıkartmayı kısa zamanda, tabi sabırla, öğrenecek; boyutlar arası geçiş kapılarını da aralamış olacaksınız. O halde şimdi başlayalım artık kar tanelerimizi boyamaya. İyi çalışmalar…

Çarşamba, Nisan 19, 2006

Venetian Snares

Bilindik sesler, bilindik müzik, farklı zaman ve mekan

Kanada’nın soğuğundan mı bilinmez, son yıllarda keskin melodilerin hepsi sarkıtlar halinde üzerimize düşüyor. Karlar kralı Aaron Funk ise uçlarını kütleştirmektense sertleştiriyor.

Olur olmadık bir sürü ses içinden kulağımıza hoş gelenlere öncelik tanıyoruz çoğu zaman. Rahatlattığı, bizi katharsis’inde bulandırdığı için seçiyoruz dinlediklerimizi. Kısa zamanda yoğunluk terleri attırabilecek isimler başucumuzda. Son zamanlarda konuşulan bir durum var önümüzde. Özellikle elektronik müzik yapımı kolaylaştığından ve programlar da fazla imkan tanıdığından insanlar müzik yapımına nerden başalyacaklarını, daha doğrusu nasıl başlayacaklarını unutuyorlar. Belirli kalıplar ve metronomlar üzerinden giden sanatçıların ise düştüğü en büyük handikap bu başlangıç oluyor. Herşey o kadar keskin ve net ki aslında eksik müzik yapılıyor diyebiliriz.

Tik Tak!

Yakın dönem elektronik müzik piyasasına ve yanı başımızda müzik yapan arkadaşlarımıza bakınca hep aynı şeyi görüyoruz. Sanki herşey düzenli olmak zorundaymış gibi açılan pattern’de 4/4’lük, 2/4’lük gibi sabit ritmler ve metronomlar kullanıyorlar. Bu da müziğin doğal yani performans yanını geri plana atıyor. Altta giden düz bir ritm üzerine, gene düz başka ritmlerle süslemeler boy gösteriyor. Bir noktadan sonra da bu tek düzelik çöplük etkisi yaratıyor. “Hep aynı şeyler” diye başımızdan savdığımız, hatta alıp da bir kere dinleyip kenara attığımız bir sürü kayıt var piyasada. Bunların arasından eleme yapmaktan da usanıp eş dost tavsiyesiyle yeni gruplar keşfeder olduk. Eğer ki bu çöplükten işe yarar bi’şey çıkartırsak, değmeyin keyfimize. Biz müziği klişelerden kurtulmak yeni yaklaşımlar görmek için dinlerken bu kalabalık da neyin nesi bilinmez. Bizim aradığımız yenilik ve kişiliğini müziğe yediren gruparlar baş tacı yapılıyor. Bilinen düzeni kırabilen ve içini istediği gibi dolduran Aphex Twin, Autechre, Four Tet gibi gruplar dertlerini en iyi yaşadıkları şekilde anlatıyorlar. Zamanımız düşünülürse çok hızlı bilgi alışı ve verişi bunun sonucunda da bünyede iniş çıkışlar yaşanıyor. Bu sanatçılar da derdini anlattığı dinleyicisine olduğu gibi sunuyor herşeyi. Glitch’ler, vokaller, baslar hepsi görünen ama konuşulmayan dünyanın düzenini yaratıyorlar. Bu post yaklaşımları alan dinleyici de kendine şunu soruyor: “Düzensizliğin düzeni böyle bi’şey olmalı?!..”

Dönemini yansıtan müzik içinde böyle iniş çıkışları net sergileyebilen müzisyenler ise dinleyici nezdinde farklı yerdeler. Dogma sinema gibi dogma müzik de ayrı bir yer tutuyor bu çöplükte. Bu kadar yakınken bilgiye ulaşmak, Kanada’da yaşanan bir çılgınlıktan habersiz olmamız kaçınılmaz. Aaron Funk [ gerçek soyadıdır ] grind core geçmişine sahip bir prodüktör. Venetian Snares’i yaratırken de kafasında hep bu brutal yaklaşımı barındırıyor. Beklentiniz eğer 4/4’lük melodilerse sizi tatmin etmeyecek birisi.Profesyonel anlamda girdiği elektornik dünyasına 1999’dan şu ana kadar 28 ‘korkunç’ albüm ve 12’lik hediye eden biri Aaron. Bir o kadar da toplamalardaki parçaları ve kaset dönemine ait kayıları mevcut.

Sert ve estetik olmayı başarabilen sanatçı, ne yazık ki hiç acımadan kafanızın içine çelikten bir yelek sarabiliyor. Glitch’lerin sonsuz kullanımı sinirlerinizi germeye yetiyor. Bir yandan da dinlediğiniz ve bundan sonra dinleyeceğiniz ‘kusursuz’ kompozisyonları sorgulatıyor. Hiç beklenmedik anda gelen atakları, az önce ele geçirdiği sizin, içinizde yaralar açabiliyor. Tamamen bozunma yaşatan Venetian Snares, anlamsız gelse de binbir duygunun içine sürüklüyor sizi. Tıpkı anında mutluluğu farkedemediğimiz gibi anında da çıkaramıyoruz tadını. Ne zaman ki parça bitiyor işte o zaman bünyenin tüm bu yaşadıklarını özümseyerek anlaması için vakit kalmış oluyor. Bir yıkım ekibinin gelip tüm bildiklerinizi yıkmasına benziyor durum. Öte yandan yıkıp da bırakmıyor, yapıma geçiyor ki işin en can alıcı kısmı da burası. Bir kere başladığı zaman gürültünün ahengi, kendinizi yeni dünyanın oluşumuna bırakmayı en akıllıca tercih olarak görüyorsunuz. Dış dünyadan uzaklaşıp Aaron’un katharsis’ine giriyorsunuz. Dikkat! Duvarlarından beton ellerin fırladığı, zeminin dalgalandığı bir mekandasınız. Lütfen vericinizin ayarıyla oynamayın.

Zamanın kırılma noktası

Beyninizin keskin virajlarını yalayan bir aracın tekerleri gibi aklınızı karıştırıyor. Gerçekten duyduğunuz ses bu. Aaron Funk motoruna biniyor ve Kanada’nın soğuğunu da peşinden sürükleyerek beyninizin de uyanıp tepki vermesini istiyor. İlk uyanışı yaptıktan sonra zaten tüm yollar size çıkıyor. Gürültü diye adlandırılabilecek bir ses sistemine sahip olsa da bu motoru dinlemek keyif vermeye başlıyor. Çünkü sesinden sürekliliği ve yolun uzunluğunu seziyorsunuz. Yavuz Turgul’un Gölge Oyunu adlı Türk filminde bir sahne vardı. Şener Şen ve Şevket Altuğ çalıştıkları pavyondan çıkar, Şen’in sürdüğü keseli bir motorsiklete binerler. Tarlabaşı’ndan aşağı doğru saat sabahın 6’sı 6,5’udur. Sessiz, yorgun ama huzurlu bir akış sezersiniz. Tüm bu yaşadıkları karmaşanın aslında ne kadar da huzurlu olduğunu anlarsınız. Bir damla gerilim yoktur, sadece akıp giden bir süreç vardır. Hiç kimse olumsuz duygular ve öngörüler geliştirmez. İşte Aaron da beyninizi yol haritasına alıp bu sürece çekiyor. Sert ve anlamsız gelse de bu yolda giden aracın çıkardığı sesler sizi canlı tutuyor. Yolculuğa ısındığınız zaman, yola olan konsantreniz sizi ayrı bir zaman dilimine itiyor yavaş yavaş. Kayaların arasından denizlere açılan bir motor sesi duyduğunuz ve siz de üstündesiniz o an. Bir anlık boşluk güvenli ve keyifli bir yolculuğa dönüyor. Keskin yamaçlardan düşen beyni yere ulaşmadan yoluna uçarak devam ediyor. Eğer bir kere bu oyuna kendinizi kaptırıyorsanız, bu oyundan çıkma şansınız da çok az. Çünkü sesler o kadar yakın aralıklarla mikslenmişler ki, beyniniz yaşanan duygu yoğunluğunu çözene kadar siz başka bir ortamda yeniden doğuyorsunuz. Suların içinde uyanmak istemeyen ‘siper’ ego da size en güvenli seçimi yaptırıyor. Ancak bu yolculuk bittiğinde kendinize zaman ayırabiliyorsunuz. O zaman düşünme süreci başlıyor, belki ‘bu da neydi’ deyip geçeceksiniz, belki de ‘bu dünya da nedir’ deyip uzay yolculuğuna çıkacaksınız. Kırılan zamanın içine atlama heyecanı müzik severi çekiyor ve bu tuzağa düşürüyor.

Şu an Planet-µ Records’da bu kadar ağır melodilerle kendini ifade eden Aaron Funk, yakın zamanda ağırlığını uzaklara fırlatabilecek Warp Records’a geçecek. Şu anda beraber çalıştığı insanlar ve yaptığı remikslere bakılacak olursa, Warp tayfasıyla ne tür projelere gireceği merakla beklenmekte. Sert ve keskin glitch’leri ne kadar daha birbirine katıp anlamlı melodiler çıkaracak bilinmese de, kendine yarattığı dünyasında insanlara göstereceği daha bir çok yaratığa sahip olduğu tahmin edilebiliyor. Kulaklarınızı dört açın, gözlerinizi kapatın; cehenneme hoşgeldiniz.


:::
http://www.vsnares.com/ :::
:::
http://myspace.com/venetiansnares :::

Salı, Nisan 04, 2006

Gypsy MIDI Controller






Vücut hareketlerinden müzik yapabilen insanlar görürseniz hiç şaşırmayın ve kendinize şu soruyu sorun; bedenime sarılı bir aletle müziği ve görüntüyü kontrol edebilsem, neler yapardım?

Ritimler içinde kaybolmak keyifli geliyor; müziğin işlediği her ilikte bir titreme her uzuvda bir hareketlenme gerçekleşiyor. Açıyoruz sesini müziğin; dinliyoruz, hopluyoruz, zıplıyoruz. Artık neremize vuruyorsa sesler bedeni ele geçirebildiği andan itibaren enerjimiz bitene kadar dans ediyoruz. Hareket ve ses bütünlüğünü olduğu gibi yaşıyoruz. Bu duyusal senkron ortamına görsel efektler, ışık oyunları da eklenirse, bedenin kendinden geçme ayini için ortam hazırlanmış demektir. Rituel danslar, uzaya bakmalar, notalar arasında kaybolmalar derken kendine de bir dünya yaratmak istemez mi insan? İster elbet. Peki neler yapar bunun için?

Öncelikle açar Tractor gibi bir program kendine bir ‘playlist’ hazırlar, geçişlere bakar, bası tizi ayarlar ki kendini eğlendirsin. İyice kaptırınca bu işe, gidip ekipman almak ister. E onun da kolayı var, maddi imkanlar yettikçe bir bir alet edevat toplanır, miskler yapılır. Bir dönem koca teyplerle kaset miksleyerek geçse de yeni dönemin daha çok ve keyifli seçeneklere ulaşma imkanı vardır. Tabi bu aletlerle miks’de bir yere kadar değil mi? Kişi kendi müziğini kendisi yapmak isteyecek, prodüksiyona bulaşacak. Gidecek programlar alacak bilgisayarına ya da aletler alacak ya da ikisini birden alıp kullanacak. Uğraşıp duracak, bir zaman sonra kendine has tonları yakalayıp kendi parçalarını da yazmış olacak. İş artık hem kendini eğlendirmeye hem de ses algısında yarattığı karakterle insanları eğlendirmeye kadar gidecek. Tüm harmoniyi yakaladığında sanatçı tüm bedeniyle de kendini işine verecek.

Soyut bit’lerin bünye istilası

Tüm bedeniyle kendini işine vermek elbette soyut bir kavram. Ancak sanatçıların asıl derdi yarattıkları eserle bir bütün olabilmek. Bu soyutluktan kurtulmanın en güzel yolu da eserle birlikte hareket edebilme lüksü. Sahne sanatlarında bu bütünlüğü yakalamak pek mümkün. Tiyatroda veya balede karakterinize bürünüp, onu yaşatıyorsunuz . Keza heykelde de kişisel duruşunu net bir somutlukta anlatabiliyorsunuz. Resimde zaten ışık-gölge oyunları ile hayal gücünüzün yettiği yere kadar derdinizi ifade etme özgürlüğünüz var. Ancak tüm bunların yanında, tüm bu sanat dallarından daha da bağımsız ve zaman/performans bazında en etkilisi elektronik müzikte somutlaştırma bütünlükle yaşanamıyor eğer titreşimini hissettiğiniz bir gitara sahip değilseniz ya da burnunuzun dibinde patlayan bir trampet yoksa.

On yılı aşkın süredir vücut hareketleriyle uyumlu mekanizmalar üzerinden teknik ekipmanların kullanımı üzerine çalışan Animazoo firması en nihayetinde bedenden de ses ve görsel kontrolünü sağlamayı başardı. Firmanın yeni ürünü “GYPSY Motion Capture MIDI Controller” vücudunuza taktığınız 2.1 kiloluk bir ekipmanla, adından da anlaşılabileceği gibi, görsel ya da işitsel amaçlı kullandığınız MIDI’nizi kontrol etme imkanı sunuyor. Çalışma prensibine gelince: exo adlı program üzerindeki MIDI’ye bağladığınız aletin çıkışını Logic Audio, Cubase, Live ya da Reason gibi bir programa verebiliyorsunuz. Bu, GypsyMIDI ile gelen exo1.0.7 geçiş programı sayesinde, kullanmakta olduğunuz programda yazdığınız ses ve efektleri vücut hareketlerinizle kontrol edebiliyorsunuz anlamına geliyor. En basitinden Tractor adlı program üzerinde rezonans ve cut’la uyumlu bir geçiş yapmak için sağ kolunuzu omzunuzun üzerinden yavaşça atarken sol kolunuzu onun altından kaldırmaya başladığınızda, istediğiniz geçişlere olanak sağladığını görüyorsunuz. Eğer ki Resolume gibi bir video programına bağlı exo üzerinden programı kullanıyorsanız, gene belirlediğiniz parametreler üzerinden görüntülerde geçişler ve bu geçişlerde efektler kullanabiliyorsunuz.

Biomekanik aşkın cazibesi

90’lar San Francisco dans pistlerinden etkilenerek yola koyulan firma, hem müzik hem de görsel için geliştirdikleri bu üründen önce, 3D animasyon üzerine bir çok ürün çıkartıyor. Film ve bilgisayar oyunlarında da etkili kullanıma sahip ürünlerinin piyasada dolanmasına da birlikte çalıştıkları firmalar ön ayak oluyor. Biomekanik üzerine çalışmalar sürdüren MediaLab – MIT, Toyota Motor, Amerikan Hava Kuvvetleri gibi kurumlar uzun süredir gerçek zamanlı vücut kontrollerini kullanıyorlar. Toyota Motor, ar-ge çalışmalarında robot teknolojisini bu tip ürünlerle geliştirdiğini belirtirken; Atomic Planet ve N-Space gibi oyun firmaları da karakterlerin hareketlerini direk bu ekipmanlar üzerinden kaydederek uzun süren kod yazma aşamasını minimuma indirdiklerini söylüyorlar. Böyle bir iş için geliştirilen aletin teknik imkanlarının insan vücuduyla sınırlı olmasının keyfini sürmek ise akıl almaz bir deneyim oluyor.

GypsyMIDI’yi kullanan prodüktörlerden biri Nikos Kostoglou, geliştirilen ürünün vücut hareketlerini sese dönüştürmesi ve canlı performans kavramının da anlamını genişletmesi hakkında; “ Sahnede bu aleti kullandığınızda bedeniniz armoni olarak müziğe dahil oluyor. Bedeniniz müziğe doğru çekilirken siz de bir yandan müziğin parametreleriyle oynayarak akan zamanın boyutunu değiştiriyorsunuz. Hep bunu yapabilen bir alet hayal etmiştim. İnanılmaz bir icat.” diyor. Bunu demekte haksız da sayılmaz. Aynı anda sağ kolda 27, sol kolda 27 olmak üzere 54 kontrolü değiştirme imkanı veren bir aletimiz var. Bunun üzerine esnek bedenimizi de düşünecek olursak gerçekten inanması zor kombinasyonlara gidiyor aklımız. Öte yandan performans esnasında kontrolleri değiştirme özelliğinin olması, düşündüğünüz her şeyi anında yapabilme rahatlığı sunuyor.

Plastik, alüminyum ve köpük gibi hafif malzemelerden yapılan donanım, şarj edilebilir pilleriyle kesintisiz sekiz saat kullanıma izin vermekte. Öncelikle Macintosh sistemleri için geliştirilen exo adlı programın pc versiyonu da internet sitesinden indirilebiliyor. Sadece bu programla bile binlerce kombinasyona ulaşmanız mümkün. Program dahilindeki klavyeden yazdığınız notalar, geniş ve sürekli yenilenen ses arşiviyle “GYPSY Motion Capture MIDI Controller”, her ne kadar 940 £ olsa da önümüzdeki yıllarda sık sık karşımıza çıkacağa benziyor.

:::
www.sonalog.com :::

:::
www.animazoo.com :::

Multi Touch Screen | Khronos Project



Uzay boşluğundan önünüze düşen kocaman bir ekran görüyorsunuz. Hemen zamanı durdurun, bu aletlerle oynamak için istediğiniz kadar zamanınız var artık

Teknoloji ve insanın birbirine yakınlığı gün geçtikçe artıyor. Yarı insan yarı makine derken hiç aklımıza gelmeyen bir şeyi başardık sayılır. 4.boyut zamandaki bükülmeden yararlanabileceğimiz, zamanı elimizin içinde oynatabileceğimiz makinelerin bulunması ve bu makinelere dokunmak: Sanat, teknoloji, evet, hayır, bir saniye…

Zaman mekan doğrultusunda tartışılan o kadar çok algoritma var ki insanın kafasının karışmaması neredeyse imkansız. Teknolojik gelişmelerin sonucunda bu baş ağrısından kurtulmamız pek de mümkün görünmüyor. Bu dünyevi karmaşadan çıkabilmek için algıladığımız Dünya’nın boyutlarını değiştirebilseydik diyoruz çoğu zaman. Diyoruz da, boyutlar değişince şaşırıp kalıyoruz. Fakat bu boyutları değiştirme işini hep sanatçıların eline bırakıyoruz. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında kazanılan ivme de sanata yansıyor. Özellikle görsel sanatlarda farklı yapılanmalar gözlüyoruz. Aklımızın ucunda gezen şeyleri artık yaşatabiliyoruz. Televizyona elinizi sokup ekrandaki görüntüyle oynamanın sıradan bir eğlenceye dönüştüğünü düşünebiliyor musunuz? Ya da gölgenizin kişilik kazanıp sizden kaçması ve ardından üzerinize atlaması?

ASCII kodlar tarih oldu, yeni kodlar yeni sanat

Son dönemde hareketli kontrol ve projektörle yükselişe geçmeye hazırlanan, güncel sanatların geldiği birkaç noktadan biri de izleyiciyle etkileşimli yegane sanat eserleri artık. Bir bez üzerine yansıtılan görüntülerde yaratılan bu teknolojiyi yaratmak da zaman, para ve yaratıcı bir ekiple uzun süreli çalışmalar gerektiriyor. Daha önceleri harflerle ya da simgelerle yapılan görsellerin yazıldığı ASCII kodlarının işlevi, eserde kullanılan programınkilerle aynı işleve denk geliyor. Yazılan sayesinde görseli takip edebiliyorsunuz. Bu işin sanat boyutu getirdiği yenilik açısından tartışmalara neden olacak gibi. Teknik anlamda her kriter yerli yerinde; orijinal bir fikir, onu hayata geçiren bir insan/lar tarafından derdini anlatabilecek bir forma sokuluyor. Ancak olayın mekaniği kodlar üzerinden gidiyor. Görsel şölene dönen bilgisayar diliyle insan temasını sağlayabilen bir sistemi ekranda görmek ve farklı duyularla da hissedebilmek çekici bir deneyim gibi gözüküyor.

Bilgisayar oyunları ortaya çıktığı ilk günden itibaren karakterlerin komutlarla uyumlu çalışması için belirli kodlar yazılıyor. İşin bu kısmı bize tanıdık gelen yanı. Bu tip hissedilebilen renklerin yaratıcılarının neler yapabildiklerini üç boyutlu karakterleri gördüğümüzde daha iyi anlıyoruz. Biz anlamaya başladığımız nokta da ise onlar anlaşılmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Eşi benzeri olmayan bu görsel şölen sistemlerinden biri olan “Mine-Control”u hazırlayan Zachary Booth Simpson, bu eserle dünyanın bir çok yerindeki güncel sanat müzelerini geziyor. 2000’den itibaren üzerinde çalıştığı sistemi geliştiren mine-control ekibinin son çalışmalarından biri; bir bez üzerine yansıtılan görüntü üzerinde elinizle çizim yapma imkanı sunuyor. Bir tek bu olsa gene iyi. İşin en can alıcı kısmı, çizdiğiniz iki boyutlu cismin üzerinde bir noktaya parmağınızı koyup herhangi bir yanından kaydırdığınızda çiziminiz üç boyutlu oluyor ve dönmeye başlıyor. Örneğin bez üzerine bir çöp adam çiziyorsunuz. Bu çöp adamın kafasına parmağınızı koyup sol kolundan çevirirseniz karakteriniz kendi çevresinde dönmeye başlıyor. Objeye kazandırdıkları hareketin sonlanması için parmağınızı karakterinizin kafasından çekmeniz yeterli. Parmağınızı çektiğiniz anda çöp adamınız sistemde kullanılan yazılım sayesinde yer çekimine yenik düşüyor. Diğer bir örnek ise, projektörden yansıtılan bir sürü kelebeği kollarınızı açarak beklemek!? Bir sürü renkli kelebeğin dolaştığı bezin karşısına geçip kollarınızı açarak beklediğinizde, beze yansıyan gölgeniz alınan geri bildirim nedeniyle, gerçek ve yaratılan dünya birleşiyor, bezde kollarınızın üzerine konmuş bir sürü kelebek görüyorsunuz.


Khronos Projector


Bu tip projelerde kullanılan sistem yazılım dışında aynı sayılır. Görselin yansıtılacağı bir alan, bir ya da birkaç projektör ve kamera sistemi. Geri kalanı fikri yaratan ve gerekli programı yazan ekipler arasında ortaya çıkan sınırları olmayan bir örneklendirme süreci oluyor. Zamanı bükmek tabirinin kullanılabileceği bir diğer proje de Alvaro Cassinelli’nin geliştirdiği “Khronos Projector”. Cassinelli, kayıt ettiğimiz zamanı şekillendirebileceğimiz bir yapıyla karşımıza çıkıyor. Zamanın kıvrılması ve kırılması konularındaki köklü çalışmalarının sonucu olarak ortaya çıkan bu projeksiyon sisteminde; ekrana yansıyan görüntünün formunu dokunarak değiştirebiliyorsunuz. Uzay-zaman kavramını sanal bir kutu içine sıkıştırdıktan sonra geliştirdikleri lens sayesinde ekrandaki dokunuşun yoğunluğuna göre kayıtlı görselin formunun üzerine gene aynı görsele ait başka bir zaman dilimini getiriyorlar. Karşıdan karşıya geçen bir insanın görüntüsünü bir küpün içine dağıttığımızı düşünürsek, bizim ekrana ya da beze olan müdahalemiz geri plandaki lensin algoritmayı belirlemesiyle küpü ekseinde çevirmeye başlıyor. Nasıl bir küpü çeviriyorsanız görseli de o şekilde yönlendirebiliyorsunuz. Sabit imaja ne kadar yoğun bir hamle yaparsanız zamanda da o kadar geri kalmış bir açıyı harekete geçirmiş oluyorsunuz. Karşıdan karşıya geçen adam örneğinde olduğu gibi hareketsiz imajın dokunduğunuz noktaları harekete geçiyor ve işaretlediğiniz yerdeki zaman görüntü olarak karşınıza geliyor. Yani bir anlamda hareketli resim denebiliyor. Dokunduğunuz resim karesinin yaşandığı anı görebiliyorsunuz. Bu tip makineler geliştirilir ve kullanılabilecek formlara sokulursa fotoğraf albümlerimizdeki resimlerin bize daha fazla bilgi vereceği kesin. Çektiğimiz bir fotonun içinde yaşayan bir dünya görmek kavramı da mecazlıktan kurtuluyor artık.

3 saniyede 10 parmak hızına çıkan ekranlar

Zamana müdahalenin bir başka boyutu da dokunmatik ekranlar üzerinden geliştirilen sistemler. Uzun süredir varolan dokunmatik ekran teknolojisine yeni bir kullanım alanı yaratan araştırmacı ve yenilikçi bir grup, bu ekranların en büyük problemi olan aynı anda birçok dokunuştan sinyal alamama ve buna bağlı olarak da birden fazla noktadan yürütülmesi gereken işlere cevap verememe sorunsalını ortadan kaldırıyor. Geliştirdikleri 91x61,5 ekran üzerinde istediğiniz programı ara yazılımı sayesinde kullanabiliyorsunuz. Ekran üzerinde işletim sisteminiz Windows ise onu da kontrol edebiliyorsunuz. Kontrolü en net gözlemlediğiniz ortam ise grafik programları oluyor. Seçtiğiniz resmin köşelerinden tutarak içe/dışa hareketlerle yakın-uzak ayarlarını yapabiliyorsunuz. New York Üniversitesi matematik bilimleri fakültesinden Bay Jeff Han tarafından geliştirilen dokunmatik ekranın kullanım alanın genişliği eğlence amaçlı da kullanılabiliyor.Bir çok programla uyumlu çalıştığından bir o kadar da eğlenceli yanları bulunuyor bu ekranın. Kocaman bir oyun makinesine çevirip birkaç kişi aynı anda oyun oynayabiliyorsunuz. Öte yandan arcade makinelerinde oynama keyfini yaşayabiliyorsunuz da. Sonuç olarak, yeni teknolojilerin getirdiği boyutlar yaratım ve üretim sürecini hızlandırdığı gibi, kullanım alanlarını geniş tutup teknolojik ürün sayısını azaltıyorlar. Uzay-zaman kavramı üzerine giden “sanatçı”lar da boyutlar arası geçiş kapılarını olabildiğine canlı tutmaya çalışıyorlar. Gelecek teknolojisinin sınırı olmadığını bu günden görmek aklımızı çelmeye yetebiliyor. Evet, biz de istiyoruz bu oyuncaklardan.


Cuma, Mart 03, 2006

Telefon Tel Aviv



Ve gökten üç nota düştü: Telefon Tel Aviv

Kendinizi hiçbir zaman hazır hissetmeyeceğiniz bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir dakika öncesi ya da bir yıl sonrasındam çok uzaklarda, bir rüyaya uyanmak üzeresiniz.

Karmaşanın içine itmişiz kendimizi, bir o yana bir bu yana koşuşturmaktayız. Ne için olduğunu çoktan unutmuş bünyeyi yıpratmaktayız. Bu kalabalıkta bulunup bir anlık sessizliğe ve sakinliğe aç bırakıyoruz kendimizi. Hep istiyoruz ki soyutlanalım bu dünyadan, uzay olalım. Peki ‘uzay olmak’ için ne gerekli bize? İçki, uyuşturucu, psikolog hatta nörolog mu? Elbette hayır. Bunlardan önce bizim elimizde herşeye ilaç olabilecek bir güç var. Ruhun gıdası dense de ruhun şifacısı müzikle iyileştiriyoruz yaralı bölgelerimizi. Nasıl bir yer hayal ediyorsak fonda olması gereken müziği de dinliyoruz hemen, sakinleşiyoruz. Kulaklıklarımızı takıp tüm bu kalabalık içinde kendimize bir yer ayırıyoruz. Her parçada ayrı bir dünyevi tad buluyoruz. Müziği artık daha çok ‘kullanıyoruz’. Aynı anda hem burda hem de uzayda olabilmek için.

Bir rüyaya uyanıyoruz Telefon Tel Aviv ile. Kalabalığın içinden sıyrılıp bir anda kendimizi başak tarlalarının içinde buluyoruz. Boyumuzdan uzun, sakin rüzgarda salınan milyonlarca başak arasında görevimiz siyah bir misket aramak. Jung’un değimiyle akretipimiz gölgelerimizi toplayan ufacık bir küre. Gerçek dünyada kendimize yakıştıramadığımız her türlü davranışımız, düşüncemiz bu kürede saklı. Kendi şeytanımızın adını anmaktan korktuğumuz için hepsi kürede patlama anını bekliyor…Yola koyuluyoruz müzikle beraber. Öyle ki müzik itiyor bizi. Tarlada süzülüyoruz resmen. Telefon Tel Aviv’in her notasıyla uzaklaşıyoruz bünyeden de. Astral mod’a geçmiş bulunuyoruz. Kendimizi isteksizce savurduğumuz gölgelerimizden sıyrılmaya başlıyoruz. İlerlemek için biraz daha güç gerekli. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi kolay değil. Bir parça daha geliyor o sırada. İşte, ilerde bir karartı var. Ufuk çizgisinin de üzerinde bir karartı yükseliyor tüm tarlaya. Korkuyoruz, gelen her nota biraz daha yüzeye çekiyor karartıyı. Lakin karartı arttıkça bizim de cesaretimiz artıyor onunla karşılaşmak adına.

Bir yudum nota daha içiyoruz ‘Map of What is Effortless’ albümünden. Tam o sırada da ‘I lied’ çalıyor. Bunun da utancını yükleniyoruz sırtımıza. Kararlıyız, karşılacağız küreyle. Tarlanın üzerinde glitch tonlarla bezenmiş bir rüzgar esiyor karartıya doğru. Böylece anlıyoruz ki yalnız değiliz. Başak tanelerinden bir uğultu Telefon Tel Aviv vasıtasıyla yanımıza geliyor ve diyor ki:

‘Korkma tatlım, neden bu kadar üzüyorsun ki kendini? Kendinden korkacak kadar…’

Bu kadar. N’olduğunu anlıyoruz. Uzun zamandır kendimizi boşluğa bırakmışız. Yabani kaçıyoruz kendimize. Bu soru beynimizde dolanırken, her farkındalık bir güç veriyor bize ve devam ediyoruz yola.

Yolumuz gittikçe kısalıyor. Fakat ufuk çizgisi hala ufuk çizgisi, karartı hala aynı karartı. Gittikçe de büyüyor. Notalar arttıkça hem cesaretimiz hem karartı artıyor. Bu kadar belirsiz bir yolda karşı karşıya bulunan iki araç da biziz. ‘Ben’ düşüyor aklımıza. ‘Madem benim karşı tarafraki, bulabilirim kendimi’ diyoruz. Düşünüyoruz. Bu karartıyı nasıl yenmeli? Düşman desek düşman değiliz kendimize; sadece biraz ilgisiz bırakmışız bünyeyi. Tanıdık desek; kabul de edemiyoruz böylesini. En iyisi bir anda kucaklaşmak, belki dostumuz oluruz kendimizin… Karanlık kuzey rüzgarlarını, Amerikadan üflüyor Telefon Tel Aviv. Ben’i de itiyor onu da. Başaklar gitar tellerine ordan da makine dişlilerine dönüyor. Çıkan sesler ve düzenlenen kompozisyonun ahengi sonsuza kadar sürsün istiyorsunuz. Bu savaş’ın hiç bitmemesini, bu karartının hiç gitmemesini diliyorsunuz. Bilmem farkında mısınız ama kendinize yenik düşmek üzeresiniz.

Artık Araf’tayız. Rüyamızı gerçek dünyaya taşımış bulunuyoruz. İstiklal Caddesinin ortasında, tek başına ve sarhoş durup algılamaya çalışıyoruz olan biteni. Toparlanmanız gerek, vakit gittikçe daralıyor…Bir an, bir nota daha düşüyor caddenin ortasına. Kulağımıza götürüp dinliyoruz. ‘Köpükten bir bulutun üstünde yaşıyoruz’ fısıltılarını duyuyoruz. O zaman kendimize geliyoruz işte. Toparlanıyoruz hemen ve gerçeğimizi kabul ediyoruz. ‘Bizi biz yapan herşey duygularımız. İyi ya da kötü diyerek yargıladığımız hislerimiz. Ne gerek var buna, her hissimizi ölçüp biçeceksek neden yaşıyoruz ki zaten!?.’ Bu sefer gerçekten uzaya yaklaşıyoruz. Bir anlık patlamadan sonra da iyice rayına oturuyor düşünceler.

Biriktirdiğimiz tüm notaları gölgemize sunuyoruz birer birer. Evet evet, beyaz delikler görünüyor. Küreden isler karışıyor ufukta. Her nota bir parça daha kaldırıyor toz kütlesini.
İyice yaklaşıp son bir parça daha dinletiyoruz; sıcaklık uzaklaşıyor. Gölgenin altından çıkan ben’i gördüğümüzde, altındakinin sadece çok kırılmış bir dost olduğunu farkediyoruz. Bir zamanlar bir yerlerde unuttuğumuz, belki de bıraktığımız duygularımızı yeniden yaşamaya başlıyoruz. Dünya dışından Dünya’nın seslerini duyuyoruz tam o anda. Telefon Tel Aviv inatla çalıyor. Geri planı süslüyor artık. Sizi içine soktuğu oyunda huzurunu bırakmak için elinden geleni yapıyor. Son bir hamle yapıp kendinizi kucakladığınız anda ise; köpükler dökerek son bir nota daha geçiriyor üzerinizden ve bu rüyadan da tatlı bir öpücükle uyanıyorsunuz.

Amerikalı IDM ikilisi Joshua Eustis ve Charles Cooper 1999’dan itibaren New Orleans’da beraber müzik üretiyorlar. Dört parçalık bir demodan sonra Hefty Records ile anlaşma imzalayan grup, aynı firmadan ‘Map of What is Effortless’ ve ‘Fahrenheit Fair Enough’ adlı iki uzun çalarlar daha çıkartıyor. Arada Apparat ve Nine Inch Nails gibi sanatçılara ait bir çok remikslere de imza atıyorlar. ‘Seven’ filminin yönetmeni Kyle Cooper’ın New Port South adlı filmi için de bir kompozisyon hazırlıyorlar.

Yapım ve yıkım sürecinde çok hızlı ve yetenekliler. New Orleans’ın havasından soludukları hemen anlaşılıyor. Çok az parçada vokal olsa da, kullandıkları vokaller de kendine has tonlara sahip seslere ait. Durgun olarak gözlenen hallerinin asıl nedeni de sürükleyici olmaları. Hız anlayışınız değişiyor. Süreklilik zamanla yer değiştiyor. Şimdiden geleceği tahmin edilebiliyor grubun. Bizi şaşırtıyorlar ve şaşırtmaya devam edecekler. Yeniliklere boğulacağımız kesin. Şu an konserlere ağırlık veren grup kendini nadasa bırakmış durumda. Ancak 2006’nın sonunda bizi bir süprizin beklediğini de belirtmeden geçmiyorlar. Bize de garda beklemek, gene o kalabalıkta müzik dinlemek kalıyor.

:::
http://www.heftyrecords.com/ :::


::: http://www.telefontelaviv.com :::

Pazar, Şubat 12, 2006

Peugeot Design | Moovie



Karşınızda 2005 Peugeot Tasarım yarışmasının galibi, indigo araç Moovie

Otomobil teknolojisi de diğer tüm teknolojik sıçramalar gibi, günümüz bilişim çağından nasibini alarak küçük ve doğa dostu formlara yöneliyor. Büyük şehirlerin baş belaları, olmazsa olmaz olarak görülen otomobiller, yer kaplamak ve gösterişten parlamak konusunda da doyuma ulaştılar. Tabi bu doyumu insanlar sağlasa da, zevkimiz ve keyfimize dahil ettiğimiz oyuncaklarımız otomobiller yeni zevk ve tasarımlarla sunuluyor. Özellikle genç tasarımcıları su yüzüne çıkarmaya çalışan tasarım yarışmaları yapılıyor. Günün ihtiyaçlarına göre kriterleşen bu yarışmaların son tutkusu ise çevre dostu ve farklı ancak kullanılabilir tasarımlar. Biliyoruz ki bir çok prototip sadece fuarlarda süs otomobili olarak duruyor. Aslında insanların bu tasarım harikası arabaları almayı istemeyecekleri düşünüldüğünden piyasa sürülmese de, bu araçların artık dünyaya inmesi gerekiyor.


Birkaç saniyede uzaya çıkan tasarımlar

1980’lerdeki tasarımlar, gün içinde gördüğümüzde bizi şaşırtan araçlar olmaktan çıktılar. Ne var ki, bugün yapılanları da bir yirmi yıl sonra görme ihtimalimiz yüksek. Ancak otomobil piyasası da bunu istemiyor. Firmalar konsept araçların piyasaya çıkması için ellerinden geleni yapıyor. Kendine has hatlarını en iyi yansıtan otomobil üreticilerinden Peugeot da son üç yıldır kendi tasarım yarışmasını düzenliyor ve burada alınan sonuçlar doğrultusunda projeler belirliyor. Tabi projeyi sahiplendiklerinden her türlü desteği sağlıyorlar. Örneğin; Peugeot Stil Merkezi’nden uzmanlar sanatçıyla birlikte prototipi hazırlıyorlar. Öte yandan katılacakları fuarlar, ekibi ve geleceğin araçlarını dört gözle bekliyorlar.

Uzun süren çalışma dönemlerinden sonra konsept modeller kusursuz ve insanlara daha cazip geliyor. 2004-05 yılında yapılan yarışmanın da sonucunda böyle doğa dostu ve minik, etkileyici bir araç birinciliği alarak tasarım dünyasına renk getirdi. Portekizli genç tasarımcı André Costa’nın Peugeot Moovie adlı eserinin birinciliği aldığı yarışmada; İngiltere’den David Dewitt, Rococo ve Baroque etkilerle tasarladığı, Peugeot 607 Arabesque ile ikinci; Çin Halk Cumhuriyet’inden Zhonghuayi da hidrojen yakıtlı aracı ZCC ile üçüncü oldular. Tüm araçların iç mekan kullanımı başarılı olsa da,tabi en çok ilgiyi minik yapısına rağmen akıl almaz iç hacmiyle Moovie gördü.

Eklem bacaklı araç Moovie

Elektrikle çalışan bu aracın tekerlek sistemi ise çığır açacağa benziyor. Kapılar ise aracın en gözde aksesuarı. Aksesuar dememizin nedeni de aracın başlı başına bir biblo gibi durmasından kaynaklanıyor. İki kapısı da aslında tekerleğin içine döşenmiş gibi duruyor. Arkada bulunan iki büyük tekerleğin amacı, aracın harcadığı enerjiyi azaltmak ve gücü perçinlemek. Çünkü uzun tekerleklerin alana yaydığı ivmeden dolayı aracın daha az enerji harcamasını sağlıyor. Öte yandan aracın büyük arka tekerleklerine rağmen öndeki ufak oynak tekerler sayesinde 360 derece dönüş imkanı var. Haliyle sürücülerin sıkıntısı park sorunu da ortadan kalkmış oluyor. “U” formuna sahip araç aerodinamik açıdan da başarılı. Tek parçadan oluşan hatlar üzerinde, önden arkaya kadar uzanan cam panel de aracın estetiğini tamamlıyor. Tasarımcı André Costa ‘aracın bu estetiğiyle günlük kullanıma geçtiğinde özellikle bayanların ilgisini çekeceğini, ancak temelden değişen estetik değerlerin herkesi etkileyeceğinden zevkler için bir ayırım yapılamayacağını’ söylüyor.

Bu görüntüsünün altındaki ferahlığa ulaşmak için hiçbir otomobilde olmadığı kadar geniş bir kapı açılıyor. Tekerleğin jantı olarak düşünebileceğiniz bu aslan logosu aracın ön kısmına doğru bir nokta merkez alarak dönüşünü yapıyor. Kapılar yukarı doğru döndüğünde bir mağara girişiyle burun buruna kalıyorsunuz. İki kişilik araçta koltuklar geriye yakın ortalanmış bulunuyorlar. Koltukların önündeki ayaklı panel ise masa işlevi görebilecek kadar kullanışlı görülüyor. Aracın gösterge panelleri de direksiyon arasından görünebilecek şekilde panele monte edilmiş. İki sade yuvarlak içindeki elektronik göstergeler sürücüye her türlü bilgiyi iletiyor. Ancak bu aracın bu hale gelmesinde, genç tasarımcıya yardım eden Peugeot tasarım ekibinin de katkısı esirgenemez. Prototipin kusursuz görünümü için yürütülen süreç herkesi yorsa da verdikleri demeçlerden fazlasıyla keyif aldıkları anlaşılıyor.

Metamorfoz aşamasına itilen aslancık

Cenevre ve Frankfurt Motor fuarları için hazırlıklara başlayan ekibin sadece bilgisayarda modellemeyle geçirdiği süre; üç ay. Bu süreçte bir çok zorlukla karşılaşmışlar. Altı parçaya ayrılan yapı, ayrı kalıplarda çalışılarak sonradan birleştirilmiş. Ariyetten koltuklar, lambalar ve gösterge panelleri de ayrı modüller olarak geliştirilmiş. Koltuklar sağlam ve estetik epoksi malzemesiyle çelik üzerine kaplama sistemiyle hazırlanmış. Polikarbon yapısıyla sağlamlık kazanan araç daha sonra su bazlı poliüretanla boyanmış ve bu sayede ışık için ulaşmak istedikleri ‘dışarıda parlaklık, içerde yumuşaklık’ da yaratılmış oluyor. Teknik bilgilere gelecek olursak aracın tam anlamıyla minimal yaklaşımını da görmüş oluyoruz. Boyu 2,33 m; eni 1,80 m olan aracın yüksekliği ise 1,54 m. İki kişi için gayet ferah bir fanus. Ağırlığı ise sadece 500 kilogram. Bu minik canavarın ışıklandırma sistemi ise tamamen LED’ler üzerinden yürütülmekte. Şehrin içinde seri ve estetik kullanıma öncelik verenlerin tercihi olacağı tahmin edilen Moovie, hybrid ( melez ) yakıt teknolojisine ayak uydurmasının ardından piyasaya sürülmek için karar aşamasına gelecek. Kim bilir artık sokaklarda renkli ve standart form dışında araçlar da görebileceğiz. Uzmanların dediğine göre bu kadar farklı formda araç olursa insanlar sıkılır hatta belirgin şekilde yorulurmuş. Bize göre ise yeniliklerin yoruculuğu çekilir ve keyiflidir. Herkese iyi yolculuklar, vıızzz…

::: http://www.peugeot-concours-design.com/ :::


::: http://www.seriouswheels.com/top-2005-Peugeot-Moovie-Concept.htm :::


Michel Gondry


Herşey zıttıyla mı var? Peki öyleyse zıtların birbirini tamamlamasında ortaya ne çıkıyor? Başa mı dönüyoruz yoksa. Oo,ha-yııır!

Kendini Satürn sanan bir sanatçının, her halkasına işlediği hikayeler imkansız gibi görünüyor. Gerçek hayatla rüyaların buluştuğu paradokslar dünyasının sakini Michel Gondry, ‘Ne olursan ol, dön!’ diyor..


Herşey bu büyük döngünün içinde. Bitmez tükenmez bir girdaba giripp çıkıyoruz.
Yaşadığımız olayların tecrübe mi yoksa anı mı olduğu üzerine düşünebiliyoruz. Sonrasında yaşanan tüm kötü olayları tecrübe, güzel olayları da anı olarak adlandırıyoruz. Hümanist bir yapının kendine olan saygısı da burdan gelir. İyi ve kötü yanlarını ayırır ve ikisine de özgürlük verir. Demokratik bir şekilde yaşatır. Çünkü insan için hep bir iyi yanı vardır işin, bir de kötü yanı. Sizce de böyle mi durum?


İnsanlar bu şekilde kendi içlerinde yaşadıkları ayrımlarla ömürlerinin çoğunu harcıyorlar. Evrenin döngüsü içinde böyle kirletilen bir yapı olmamız ise çok garip. Sürekli bir değişim, dönüşüm içindeyiz. Öte yandan, iyi ya da kötü diyemeyeceğimiz kadar anlamsız bir durum. Gelecekle boğuşmak bu mesafeden çok zor olmalı. Şu an aklımızdan geçenleri, henüz yaşanmamış bir zaman dilimiyle örtüyoruz. Aslında bunu yapmamayı tercih eden insanların da sayısı azımsanmayacak kadar fazla.

Kendi döngülerini izleyerek zamanlarını geçiren sanatçılarıdan biri de Fransız yönetmen Michel Gondry. Kendisi Björk kliplerinin yönetmeni olarak da biliniyor. ‘ Eternal Sunshine of the spotless mind ’ filmi ile de kendini iyice tanıtmış oldu sanatçı. Kendi tarzını en iyi yansıtan yönetmenlerden biri. İlk görüşte ona ait olduğunu anlayabileceğiniz bir çok başarılı eseri var Gondry’nin. Birkaç örnek durumu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Daft Punk için, iskeletler ve balerinlerin aynı platformu şenlendirdiği ‘Around the World’, The Chemical Brothers için bir kızın zamana karşı gün içinde geçirdiği değişimi anlatan ‘Let Forever Be’ ve ‘Kylie Minogue aynı yerden beş defa geçtiğinde neler yaşanıyor?’ sorusunsalını anlatan ‘Come into my World’ kliblerini çekiyor. Bunlar sanatçının yaklaşımını en net ifade eden çalışmaları. Paradokslara olan bu yaklaşımının nedenini rüyalarından çıkarıyor Michel Gondry. Çektiği kliplerin çoğunu rüyalarındaki hikayelere oturtmayı tercih ediyor. Yatağından kalkıp detayları izleyiciye olduğu gibi sunuyor. Ne iyiyi ne de kötüyü düşünüyor. Varolan durum içinde her ikisinin de bulunacağını biliyor ve bunları ayırmıyor. Her türlü detay düşünülmüş, her karenin daha önceden hesaplanmış olduğunu hissediyorsunuz. Bu kadar şeffaf bir zeka karşısında, balonunu kaçıran kuşa bakan çocuk gibi seyrediyorsunuz çalışmalarını.

Jim Carrey, Michel Gondry’nin ‘sürekli düşünen, insanların tam olarak anlayamadığı ve sürekli etrafta dolanan’ insan olduğunu söylüyor. Aynı zamanda imkansız diye bir kelimenin de dağarcığında yer almadığını. Kamerasıyla anlattığı tüm hikayelerde maceraperst ruhunu bir tek soruya yoğunlaştırıyor, ‘Denemeden nasıl bilebilirsin?’. Bu soruyla yola çıkıp istediği neyse onun doğrultusunda ilerliyor, hiçbir şekilde de yolundan sapmıyor. Hayalperest bir idealist!.

Sıradan hayaller değil üstüne üstlük. İnsanın büyükbabası dünya dışı seslar çıkaran bir synthesizer hediye ederse tabi gidişatın çümbüşünü tahmin de edebiliyoruz. İlerki yaşlarda ‘Oui Oui’ adında bir de grup kuruyor, daha da ilerleyen yıllarda ise bu gruba klip çekiyor. Hangi sanatsal disipline el atarsa, bir diğerini de mutlaka beraberinde sürüklüyor. Herşeyi üstüste yığmanın bile bir güzelliği olduğunu biliyor Gondry. Onun eserlerini izlerken gelen her görüntü, sonu biraz daha heyecanlı kılıyor. Çünkü hissediyorsunuz, bu görüntülerin bir şeylere yol açacağını ama bunun nasıl olacağını bilmediğinizi hissediyorsunuz. Enterasan bir merak ve son. Godet’i beklerken yaşananları bir de Godet gelirse nasıl yaşanacağını çok iyi betimliyor Gondry. Ve sürpriz son; Godet gelirse eğer herşey başa dönüyor.

Muazzam bir dizin seyrediyorsunuz. Hikayelerin başarısı sürükleyiciliği de üst seviyelere çekiyor. Bir klip izlerken dahi kendinizi beyniniz kulağınızdan akmış bir şekilde bulabilirsiniz. Trendeki camdan sabit bir açıyla bakıp, geçen görüntüleri seslerle karıştırabiliyor. Bunu bir de The Chemical Brothers çalarken yapabiliyor. Yüksek performansdaki yüksek uyum sizi olduğunuz yere çiviliyor. Bir yerden atlarcasına içine giriyorsunuz görüntülerin. Hiçbir hareket sizin kontrolünüzde değil, ama biliyorsunuz ki güzel bir son var. Roller coaster’a binmek tam tabiri olabilir bu duygunun. Tamamiyle mekanik, her türlü güvenlik önlemi var ve fakat siz bu yolculukta huzursuzluktan tad alacağınızı biliyorsunuz.

Yaratım ve üretim bandındaki her ürüne paradoks deseni seçiyor sanatçı. Hiç bitmeyen bir son olarak da renkleri desene aktarıyor. eserleri hipnoz için kullanılan renkli birer spiral sanki. Bu çalışma tekniğiyle de kafasındakini izleyiciye görsel ve zihinsel bir şölen olarak veriyor. Michel Gondry sizin için tasarlıyor, pişiriyor ve en güzeli, servisini de kendi elleriyle yapıyor. Eğer başka boyutta kaybolacak başka bir Alice daha varsa, kendisi Gondry’nin ellerinde bekliyor.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Body Painting




Elim kaydı, rujum dağıldı, rimelim aktı. Aaa, yeter artık vücutları boyayalım

Çıplaklığın günahlarını boyalarla kalıcı kılan iki sanatçı: Filippo İoco ve Nelly Recchia

Kadınların hepsi az da olsa, yoğun da olsa makyaj yaparlar. Hatta öyle ki doğuştan gelen bir yetenek olduğunu bile söyleyebiliriz. Tabi herkes de güzel makyaj yapıyor demek değil. Bazı günler fondöten alerjimizi nüksettiren Kosinski’nin Boyalı Kuş’larıyla karşılaşsak da, sade ve başarılı makyajlarla estetiğine güzellik katabilen bayanlar da var. Kimileri de var ki, onlar bu işin profesyonel yapısıyla içli dışlı olarak zamanlarını tiyatro kulislerinde, sinema ve televizyon setlerinde kendilerini insanların bedenlerini isteğe bağlı olarak en güzel forma sokmak için çalışıyorlar. İş bu kadarla kalsa gene iyi. Özel efekt stüdyolarında çalışan insanlara kadar uzanıyor makyajın profesyonel dünyası.

Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma’da, mistik ritüeller ve seremoniler için kullanılan ‘vücut boyama sanatı’, gün geçtikce kadınların el koymaya başladığı bir yapıya bürünür. Bir bakıma hala kutsal sayılan bu boyalar artık sanatsal değer de kazanmaya başlamıştır ve artık boyalar ‘body painting’in akıntısına kapılmaktadır.

Çoğu kabile kültürünün hala vazgeçilmezlerinden olan vücut boyama, yakın sanat tarihinde farklı bir dünyaya gözlerini açtı. Addam’s Family filminde Wednesday Addams’ın çok kısa bir süre için bu forma girdiğini hepimiz hatırlarız. Çok şaşırtıcı ve dahiyane gelen bu boyama sanatının insan üzerindeki etkisi de ilginç.
Amerika’da bir futbol karşılaşmasının açılışı öncesi düzenlenen organizasyonda vücudunu boyatan modellerden biri de ‘ Çok değişik bir deneyim, tamamen çıplak olmanıza rağmen elbiselerinizin üzerinizde olduğu düşüncesine göre hareket ediyorsunuz’ diyerek açıklamış durumun model yönünden algılanışını.

Sanatçının tarafında ise durum çok daha farklı. Son dönemde ise iki isim dünyayı tam anlamıyla sallamaktalar. Bunlardan biri 68 İsviçre doğumlu İtalyan asıllı Amerikalı sanatçı(!) Filippo İoco, diğeri ise Robert Downey,Jr.’ın ‘Kiss, kiss, Bang, Bang’ filmindeki çalışmalarından anımsayabileceğiniz Nelly Recchia. İkisi de keskin dönüşlerle sanat hayatlarını sürdürmüş, yeteneklerinin farkında olsalar da vücut boyamayı en sona, bir anlamda da en başa bırakmış sanatçılar. Çünkü artık ‘fine art’ denen deneysel boyutlardaki çalışmalarına daha az yer ayırır durumdalar.

Filippo İoco, 17 yaşında güzel kadının hayalini kurmak yerine onu varolandan yaratmaya çalışır. Kendisi toplumsal şartlanmalar ve insanın kültürel bütünlüğünü ‘bozuntuya veren’ durumlardan haz almadığından, çıplaklık onun en önemli silahı. Tabi bir de bunun kamuflajı olarak; kendi değerlerini boyalarla anlatmakta. Henüz Görsel Sanatlar’da okurken reklam dünyası tarafından keşfedilen Filippo İoco, Coca-Cola, Bacardi, Chupa Chups gibi çokuluslu firmalara akıl almaz görsellerle eşlik eder. Bir yandan da moda dergileri için çalışmaya başlayan İoco, kendi çalışmalarını da farklı bir yöne çeker ve ilk boyanmış vücutlar serisini de insanlara sunar. 93 yılındaki çalışmlarından ‘Bleeding Emerald ’ ile başlayan ve 98’deki projelerinden ‘PS38’ ile biten seri: ‘Movement of Color’ sanat camiasındaki yerini daha da sağlamlaştırır. Movement of Color serisi aslında her daim kalıcıdır ve her yeni iş de bu projeye dahildir fakat aynı zamanda fotoğraf sanatçısı olan İoco, bu daimi projeye eş zamanlı bir projede daha yamar. Doğa, moda, hayvanlar üzerindeki çalışmları ‘doğal ortam’larına götürerek fotoğraflarını da çeken Filippo İoco, boyadığı vücutların fotoğraflarından da ‘ Bodies of Color ‘ projesini ortaya çıkarır. Aslında İoco’nun üretkenliğinin zirvede gözler önüne serilen projeleri, hot-couture defilelerindeki performansında yatmakta. Kareografisini de kendinin hazırladığı bu sunumlar 90’lı yılların başından itibaren New York sanat camiasının göz bebeği çalışmaları.

Çıplaklık sanatçıların her zaman üzerinde çalıştığı bir olgu. Sanatçının doğayı algılayışını, onu nasıl görmek istediğini açıklaması için biçilmiş kaftan olarak ele alınan çıplaklık, düşünsel boyutta yaşanan karmaşaları madde biçimiyle karşımıza sunmakta ve sanatçının hayal dünyasıyla bizim gerçekliğimizi sorguladığımız bir platforma çevirmekte algılanan dünyayı. İoco çıplaklığa olan yaklaşımını şöyle özetlemekte: ‘ gerektiğinden fazla giyiniyoruz, bizim ihtiyacımız olan hayal etmektir.’ Sanatçının önüne geçilmez hayallerinin gerçekle yer değiştirmesi, varolmayan bir şizofreniyi desteklemekte. Soyut bir kavramı somuta daldırıp tekrar soyut noktasına çeken sanatçı, gerçekliğin sorgulanmasını ve bunun sonucunda doğru kavramının bir çok yönünü görmemizi sağlamakta.

Bu isteğin yönlendirdiği bir çok sanatçı artık New York sanat camiasının büyüsüne kapılmaktalar. Orda bir sergi açmak ve yer edinmek için sanatçılar bile birbirleriyle yarışmakta. Sanatçıyı bir açıdan zorlayan durumun dışında fakat gene Amerikan sanat camiasının gözbebeği olan, hemen hemen İoco ile aynı rahatsızlıklardan muzdarip Nelly Recchia’da 2001 yılında Fransa’dan kalkıp Los Angeles’a gelir. Makyaj dalında Avrupa’daki tüm ödülleri alan ve sinema sektörünün de aranan dahilerinden olan Nelly Recchia, dil ve felsefe üzerine eğitim alırken kafayı kırar, istediği yöne çevirir dümenini. Yeteneğinin farkında olan Recchia, akademiden ayrılır ve Fransa’da makyaj üzerine eğitim almaya başlar. Bu sırada Alman fetiş dergisi Marquis’nin de görsellerinin yönetmeni olmuştur.

Eğitim sırasında şunu fark eder sanatçı: İnsan vücudu ve boyama sanatının kombinasyonu güçlü bir etkiye sahiptir. Nelly Recchia’nın hayal dünyasını sunacağı yeni çerçeveler de insan bedenidir. Eğitimi sırasında da sürpriz formları insanlara sunan sanatçı, eğitimi biter bitmez film stüdyolarının dikkatini çeker ve Marilyn Manson, Britney Spears, Skinny Puppy, Madonna gibi kendi tarzlarında başarılı müzisyenlerin kliplerinde makyaj takımının başında çalışır, makyaj etkisini göstermektedir. Bir yandan kendi video ve ses enstalasyonları için çalışmalarını sürdüren sanatçı, bitmez enerjisiyle enteresan işlere imzasını atar.

‘Güzellik kavramının sınırlarını belirleyen toplumun tek doğrudan hareket eden genel yapısını kırmak’ için vücut boyamaya verdiği önemi her geçen gün arttıran Recchia, 2005 yılının başlarında tam 13 saat süren bir performansla zirveye bayrağı dikmiştir [Bushido isimli çalışma sanatçının web sitesinde görülebilir.] Uzakdoğu’nun figürleriyle süslü bayan modelin estetiği ve tendeki her parçaya özenle işlenen boyutlarla kahramanımız zorlu bir görevi daha başarıyla tamamlamıştır.

Sanatçının etkilendiği isimlere bakacak olursak, çalışmalarındaki karartının özünü daha rahat görebiliyoruz. İtalyan Barok döneminden Caravaggio ve Bernini, sinema dünyasından David Cronenberg ve David Lynch, müzik dünyasından da Rammstein, Nine Inch Nails ve Björk; Nelly Recchia’nın dünyasının sesleri ve renkleri.

Son dönem sanat camiasının, kendi dallarında, iki önemli ismi Filippo İoco ve Nelly Recchia sene sonuna doğru tempolarını arttırarak festivallere ve stüdyolara gitmeye hazırlanıyorlar. Nelly Recchia şu sıralar eserlerinin toplanacağı bir kitap, web sitesi üzerinden heykel, kartpostal, t-shirt satışı hazırlıklarında. Filippo İoco ise yıl sonundaki performansının koreografisi üzerine çalışmakta. Sanatçıların kişisel web sayfaları ise sürekli yenilenmekte, bu üretken bünyeleri sitelerinden takip edebilirsiniz.



::: http://www.iocoart.com/ ::: ::: http://www.la411.com/Filippo_ioco.cfm :::


::: http://www.nellyrecchia.com/index.php :::

Salı, Ocak 31, 2006

Fabrica!



Nasıl bir proje gençlere ve geleceğe imkanlar sunar? Nasıl bir yapı sanatın yeniden doğuşuna ev sahipliği yapabilir?

Ham gelen maddeler, Fabrica’daki simyacılar tarafından işleniyor. Boş verin altını, çalışmalarıyla size kendilerini sunuyorlar.

Sanatçıların en büyük sıkıntısı, tüm zamanlarda olduğu gibi, projelerine maddi kaynak bulamamak. Türkiye’de yüzlerce Medici ailesi olmadığı gibi, dünya üzerinde de artık sınırlı kaynaklar var. Binlerce sanatçı sponsor peşinde koşmaktan, booking firmaları sanatı değerinden aşağı satmaktan sıkılmış durumdalar. Bu durum sanatçılar için de büyük zorluklar yaratıyor. Kabul etmedikleri bir düzen ya da etik üzerinden biyolojik saatlerini yürütüyorlar. Sanatçı için gerekli ortam sağlanmadığı süreççe de ortaya çıkan işler pek de iç açıcı olamıyor. Geçmişten günümüze en büyük sorun ya da gerçek. Tam bir ironi. ‘Sanat; sanat için mi sanatçı için mi?’ sorusu da buradan çıkıyor belli ki. Biz sanatın sanatçı için olduğunu göz önünde bulunduralım şimdilik. O halde bizim gibi düşünen birileri daha var diyebiliriz.

Kültür yönetimi, gün geçtikçe daha da önem kazanıyor. Hem sanatçıları hem de tüketicileri olgun bir platformda beslemek işi ise büyük ellerde. Yıllardır sanata verdiği desteği her disiplinde sürdüren Benetton 1994 yılında akıl almaz bir projeyi hayata geçiriyor.Tasarımını, müze tasarlamakta usta bir el olan Tadao Ando’nun yaptığı devasa bir mekan FABRICA. Geçmiş ve geleceğin Venedik yakınlarındaki Treviso da can bulmasını sağlıyor Ando. Mekanın devasallığını bir tek mimarisi değil üstlendiği misyon da destekliyor. Disiplinler arası bir iletişim platformu olan mekanda, dünyanın her yerinden genç sanatçılar aldıkları burs sayesinde burada toplanıyorlar. Yaratıcılığın ve üretkenliğin sınırsızlığında önlerine gelen işleri bir çırpıda bitiriyorlar. Kar amacı gütmeyen bir çok kurumla iç içe çalışan Benetton da, sanatçıların işlerini sergilemeleri için imkanlar sağlıyor.

Bu binanın en ücra köşesi bile sanat kokuyor. Her yerde her disiplinde deneysel çalışmalar dikkat çekmekte. Bir odada birileri film hazırlarken, diğer odada yeni bir ayakkabı tasarımı yapılıyor. Bu organizasyona dahil olan genç Türk sanatçılardan biriyle de konuşma fırsatı bulduk ve kurumun çalışma prensibini öğrendik. Meriç Kara tasarımlarıyla ve projeleriyle boğuşurken Fabrica’yı duyuyor ve portfolyosunu hazırlayıp gönderiyor. Değerlendirmeyi geçen diğer sanatçılarla yaptıkları gibi kendisine de 6 aylık ya da bir yıllık bir kontrat sunuyorlar (Meriç Kara ise 2 yıl ayrılamamış oradan). Kendi deyimiyle ‘burs değil maaş’ alıyor sanatçılar. Anlattığına göre de işler Fabrica’da şöyle yürüyor. Bir firma geliyor, ilgili departmana ( müzik, film, tasarım, fotograf,..) isteklerini sunuyor.Projeye uygun sanatçı ya da sanatçılara görev devrediliyor. Sanatçılar da kendileri için ayrılan ‘evler’de işlerini yapıyorlar. Evler diyorum çünkü mekan kendini böyle tanımlıyor. Endüstriyel kültürün mabedi olan Fabrica 17. yüzyıl villalarının uyarlaması. Her sanatçı evinde işlerini yapıyor.

Meriç hanım genelde ayda bir iki proje geldiğini söylüyor. Geri kalan zamanda ise etkileşimli bir şekilde çalışmalar, kişisel gelişimler sürüyor. Bazen bir departmanda sırada bekleyen insanlar olabiliyor ve misyonunu tamamlayan arkadaşlar da oradan ayrılıyor. Dünyanın her yerinden gelen insanları, dünyanın başka yerlerinde görüyoruz Fabrica sayesinde. Örneğin Derviş Zaim buradan çıkıp Venedik Film Festivali üzerinden UNESCO ödülünü alıyor. Benetton ve Dünya Yemek Programının ortak girişimi için görevlendirilen fotoğraf sanatçısı James Mollison da Afganistan, Gine ve Sierra Leon’a gidip fotoğraflar çekiyor.

Yakın zaman Fabrica’nın eşlik ettiği projeler de baş döndürücü. Roma’da film ve video üzerine gerçekleşen Resfest, endüstriyel tasarım adına İstanbul’da gerçekleşen atölye çalışmaları, Avustralya’da teatral ve müzikal prodüksiyonunu gerçekleştirdikleri Credo – Queensland Music Festival. Tabi bu kadar değil. Size önerimiz Fabrika’yı ve burada çalışma fırsatı bulan Meriç Kara’nın internet sitelerini takip etmeniz. Kim bilir, belki üşengeçliği bırakır bir portfolyo da siz hazırlarsınız.


::: http://www.fabrica.it :::

::: http://www.merickara.com/ :::

Zdzislaw Beksinski



Sinestetik durumlar karşısında, gerçek dünyaya uzanan parmaklar

Zamanın dalgalandırdığı bir çok yaşam için zamanı sanatıyla bir kenara iten ve bize gezegenimizin karartısını gösteren sanatçı, asıl gerçeğin hayal dünyamız olduğunu anlatıyor

Masmavi gökyüzü, yemyeşil ağaçlar, cıvıl cıvıl insanlar ve bir sürü çifte sıfatlı yapı. Ah, ne güzel bir dünya değil mi? Değil elbette. Özgür dünyada herşeyin kalıplara hapsolduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Eğitim verirken, o ilk kalemi elimize aldığımız sıralarda, gördüğümüz resim derslerinde öğreniyoruz bu kalıpları. ‘ Gökyüzü mavi, güneş kırmızı olacak ‘. Kaç tane çocuğun gökyüzünü pembeyle, ağaçları siyahla, suyu kırmızıyla boyadığını gördünüz? Dünyanın her yerinde sayılıdır bu insanlar. Zdzislaw Beksinski de onlardan biri.

Karanlık çağların tekrardan yaşandığı bir döneme doğan sanatçı, size düşlerini anlatırken bu renkleri ve bu gezegeni çok iyi kullanıyor. 1929 Şubat Polonya doğumlu Zdzislaw Beksinski çoğu sanatçı gibi çocukluğunda bi’şeyler karalıyor elbet, fakat kendini bir ressam olarak tanıması mimarlık eğitimi aldığı yıllara denk geliyor.
Resimin öncesinde fotograf Beksinski için daha ön planda ve daha gerçek. Daha gerçek çünkü O, her zaman sadeliğin tek bir karakterden çıkarak esere gerçeklik kattığını düşünmekte. Siyah ve beyaz fotograflarında insanlar ve betonarme doğadan tasarladığı sahnelerin tümünde bir tekillik mevcut. Zorlama bir uyumu gözler önüne seriyor sanatçı. Doğadan bahsediyorsak hangi doğa, insandan bahsediyorsak hangi insan? Gençlik yıllarının ikinci dünya savaşına denk geldiğini gözönünde bulunduracak olursak, bu Polonyalı gencin de Nietzsche ile aynı kaderi farklı alanlarda yaşadığını görüyoruz.

Hiçbir zaman doğanın bir parçası olamayışı, başkalarının doğasının ise ta kendisi oluşu, her disiplindeki ürünlerinde gözler önüne seriliyor. Heykeltraş yanını da işte bu kavramsız varlığıyla besliyor. Eğitimi bittiği süreçte ise artık kendini tamamiyle resime adıyor. Bu arada da genç Beksinski kişiliğini tamamlıyor ve kendine has prensiplere sahip oluyor. Hiçbir zaman yabancı bir dil konuşmuyor, hiçbir ideolojik görüş ya da grupla bütünleşmiyor. Ve hatta politikadan da nefret ediyor. Yaşadığı karmaşık çocukluk, ardından gelen ordan oraya taşınma süreci içerisinde atlattığı badireler ona hayatın sadece ‘ kendisi ‘nden ibaret olduğunu gösteriyor. Bu sistemde yaşamak için kendisi olarak kalmayı tercih eden sanatçı, 1970 ve 80’lerde artık sürreal dünyanın çok da ötesini yaratarak İsviçreli sanatçı H.R.Giger’ın deyimiyle ‘döneminin ve sürrealizmin bir diğer’ ustası oluyor. Bahsedilen bir diğer usta ise elbette Salvador Dali.

Zdzislaw Beksinski, uzun bir zaman ‘yapabildiğini bilip başkalarına gösterme ihtiyacı duymayan insan’ olarak anılıyor. Onun eserlerini hiçbir kişisel sergi başlığı altında göremiyoruz. Hiçbir zaman da buna taraftar olmuyor. Bir fotograf sanatçısı ünvanı ile yaşadığı yıllarda Bileşmiş Polonya Fotograf Sanatçıları kurumunun sergilerine katılıyor. Ardından gelen ressam kimliğinin ürünlerini ise görmek için müzelerin ve koleksiyoncuların kendi arşivlerini açmalarını bekliyoruz. Tabi bu durum bir noktada son buluyor. 1975 yılında, tüm halktan gelen oylarla Polonyo Cumhuriyetinin otuz yılı içinde en iyi ressamı olarak onurlandırılıyor. Bu onur karşısında yapıtlarının sergilenmesine izin veriyor. Artık Polonya ve Avrupa’da bir çok sergisi oluyor sanatçının.

1977 yılına geldiğimizde ise sanatçının içe kapanık tavrının daha da güçlendiğini görüyoruz. Doğduğu yer Sanok’tan Varşova’ya taşınan Beksinski, burda tamamıyla toplumdan kendini soyutluyor. ‘ Sanatçı fanus’unda kapalı kalmayı seçen Beksinski, insanları dehşete düşüren gerçeklik ve güzellikteki eserlerini de bu yıllarda ortaya çıkartıyor. Akrilikle olan yakınlığı, ışık efeklerini de başarılı bir şekilde kullanışı, detayları ve hikayesiyle eserlerinin bütünlüğünü perçinliyor. Bir tabloya her bakışınızda başka bir detayı farkediyorsanız, eserleri üzerindeki ağır çalışma şartlarını da zamanla daha da net görüyorsunuz demektir. Ağır çalışma koşulları ise şu şekilde oluşuyor.

Zdzislaw Beksinski’nin klasik müzik tutkusu herşeyden de önce başlar. Özellikle gotik ve barok dönemin eserleriyle içiçe yaşar Beksinski. Her yerde her zaman müzikle yaşar. Bulunduğu mekanda klasik müzik eserleri eşliğinde, evinden hiç çıkmadan, günde yirmi saat tablosunu boyayarak yaşamının büyük bir kısmını götürür. Kendisinde müziğin etkisini de yadırgamaz sanatçı ve şöyle der: ‘ Benim eserlerimdeki canlı renklerin ölü renklerle içiçe geçmesi müzikal bir matematiğe bağlıdır. Tıpkı bir senfonide olduğu gibi desen sahne alır, bir bulanıklık seyirciyi sarsar, giderek artan renklerin çığlıkları her şey bittiğinde eseri tüm doğallığıyla kucağınıza bırakır. Tabloda görüdüklerim, notaların renkleridir. ’

İnsanların hayal dünyasına farklı bir bakış açısı, sanatçıların önlerine ayrı bir dünya yarataıp koyan Zdzislaw Beksinski tüm eserleriyle Dünya fantastik realizm çıtasını sürekli tekmeleyerek yukarılara çekiyordu. Her ne kadar içine kapalı biri olsa da yaşamı seven bu inatçı ihtiyar, ne yazık ki 22 Şubat 2005’de evinde ölü bulunuyor. Oğlunun bir arkadaşının yardımları ile Varşova’daki evine gelen iki genç, yüzyılların cahilliğiyle, kendisi de bir eser olan sanatçıyı vahşice bıçaklayarak öldürüyorlar. Kasvetli bulutlar altında dolanmaktan asla vazgeçmeyen Zdzislaw Beksinski, bulutlardan aldığı siyahla şu an cenneti karartıyor olsa gerek.


.:. http://www.beksinski.pl/ .:.

Lee Hasler || Eyeport





Panayır alanına dönen televizyonlarda bit’leri parmaklarla sayılan karelerin keyfi!

Zaman tünelinde geriye gidemesek de geçmişi günümüze uyarlayabiliyoruz. Olduğu gibi geçmişi görmek yorucu olsa da Lee Hasler bizim için yeniden icra ediyor geçmişi.


Derin sohbetlere dalınsa bile Commodore Amiga diyince hala bir çok muhabbet yarıda kesilir. Bir anda ortamdan sesler yükselir. Monkey Island, Rick Dangerous, Sensible Soccer…Böyle gider bu curcuna. Birisi son nefesini verene kadar da sürer. Grafik alanında ilk görsellerimiz olan bu yapılar, bizi içine çeken puslu bir dünya artık. Ama o taddan da ayrılamıyoruz. Pacman ile başlayan çılgınlık Playstation’lar da sürüyor. Gene de ilk göz ağrısının yeri apayrı.
O köşeli maviler, yuvarlak olamayan hatlar üzerine çekilmiş cakalar beynimize kazınmış durumda. Artık scene partilerinde ya da reklamlarda görebildiğimiz bu tarz çizimleri yapan birileri var elbet. Hatta o derece ki, bu tarzda inat edip güzide sanat akademisi Kent Institute Art & Design’ı onur derecesiyle bitirenler bile var.

Amiga ve Nintendo bağımlısı bir insan da Lee Hasler. Kendisi küçük yaşlardan itibaren grafiklerle iç içe büyüyor. Bir an boşu yok. Belli bir yaşa kadar görüyor, ardından yapmaya koyuluyor. Daha eğitim yıllarından geleceğe sesleniyor. İlk olarak da Apple Mac ile Amiga’yı birlikte çalıştırıyor. 70’lerin çocuğu olan Hasler televizyonda gördüğü yaratıklara hayran. Onların büyüsüne kapılıyor. Bunun üzerine hayatına Japon robot oyuncakları da girince iş iyice çığırından çıkıyor. Bir yanda Apple Mac ve Commodore Amiga tual, diğer yanda ışınlar saçan robotlar ve yaratıklar sanatçının hızını alamamasına neden oluyor. Hayal dünyasını doyasıya yaşayan Lee Hasler illüstrasyonla bir daha hiçbir zaman kopamayacağı bağlar kuruyor. Derinlerden çıkarttığı renkli taşları ise yüzümüze gözümüze sürüyor. Kömürden çıkarılan mor renk gibi o da beyninden bir parçayla sizi dehşete düşürüyor. Bu euphoria’nın yarattığı mutluluk uzun süreli olabiliyor.

Lee Hasler’ın Eyeport projesindeki illüstrasyonlarının en vurucu özelliği; seçtiği hatları ve açıları. Öncelikle karakterleri köşeli çiziyor sanatçı. O kadar köşeli ki, lego insancıklarının kafalarından da köşeli. Bildiğiniz küp kafalı karakterler. Hepsi de bulundukları ortamı çok iyi ifade ediyorlar. Lee Hasler’ın çocukları için yarattığı dünya içinizi ısıtıyor. Gerçeklik payı o kadar yüksek çözünürlükte ki gözleriniz içinde kayboluyor. Sizi davet eden bir dünyası var elbette eserlerin. İçeri girer girmez keskin hatların kenarlarına takılıyor gözleriniz. Doğru tahmin ediyorsunuz, birazdan sizi parçalara ayıracak olan bu kenarlar. Lakin panik yapmaya gerek yok. Çünkü algının ani değişiminden dolayı belirgin bir seçicilik olamıyor bünyede. Daha yeni dahil olduğunuz boyutun normal dünyayla hiçbir bağı yok. Gittiğiniz yol da yol değil zaten, rüya. Ama siz bunu da önemseyemeyecek durumdasınız. Görüş açınızın sınırlarını zorlayan duruşları var eserlerin. Derinlik hissi son derece başarılı bir şekilde verilmiş. Gerçekten başka bir boyutta olduğunuzu kabul ediyorsunuz artık.


Görsel iletişimin kendi içindeki zoraki devinimini zaten televizyonlardan takip edebiliyoruz. Bilgisayarlar da keza aynı dertten muzdarip. Gerçeklik bu makinelerde kendi sınırlarını zorlarken, teknolojinin getirdikleriyle insan çakışıyor. ‘Bu kadar da gerçek olamaz!’ ya da ‘Yok böyle bir hayat’ dediğimiz bir çok görselle karşılaşıyoruz. Makinelerin ve gerçek hayatın buluşmasına hala tam anlamıyla alışamadık. Bu Dünya’dan değilse bile bu Dünya’yla bir bağlantısı olsun istiyoruz. Sonuçta bu zoraki bağı kendi yaratmak istiyor sanatçı. İşlerinin çoğu günlük hayatın en yalın halinin, en farklı yaklaşımları. Sanatçı yapıları sabit bırakıp karakterlerin boyutlarıyla uç seviyelerde oynuyor. Gerçekten öyle bir dünya olmadığını kabul ediyorsunuz. Ancak ‘keşke böyle bir dünya olsa’ da diyorsunuz.

Yaşam alanımızın gerçeklerle sınırlı olduğu bir dünyada bulunuyoruz. Ne yazık ki hayallerimiz her yerde ve her zaman kabul görmüyor. Hatta hayaller toplumda marjinal bir kesim dahi oluşturuyor. Ancak marjinal kesimin toplumu beslemesi gibi hayaller de bizi besliyor. İsteklerimiz ve kendimize olan inancımız sayesinde görebildiğimiz bir alan daha yaratıyoruz. Gökyüzünü yeşil görmek isteyebiliyoruz. Ellerimiz kocaman olsun, kafamız ise küçülsün diyebiliyoruz. Bizimle de aynı istekleri paylaşan birinin çalışmalarını görünce de seviniyoruz. Daha da ötesi sanatçıyla etkileşime geçerek kendi dünyamızı onun dünyasıyla harmanlıyoruz. Paylaştığımız frekansın her iniş çıkışını eserlerinden alıyoruz. İşte gerçek dünyayı yeniden yaratan adam Lee Hasler.

Dediğimiz gibi hayatın içindekileri de işlerine sıkça yansıtıyor. Varolan üzerinde oynama yapmadan tasarlıyor her şeyi. Teknik anlamda yaptığı çok basit bir illüzyon; ekseni üç boyutta kırıyor İşte bu başarılı hareketler ve yıllardır kendini kaybettiği çocukluğu ona bir hediye de veriyor. Deneysel illüstrasyon ve tasarım dergisi Fuse’un tasarım ve doku yarışmasının dört galibinden biri de O oluyor. Pop-art çalışmalarında kolaj tekniğinin de onu beslediğini biliyor Hasler. Beynini bir örtü gibi seriyor renkler ve dokular üzerine. Kısa da olsa görüşme fırsatı yakaladığımız sanatçı bu sıralar Eyeport projesine odaklansa da yeni bir ‘açı’ daha yakaladığının sinyallerini veriyor. Beğenilerini ifade ederken etkilendiği sanatçıların da ( David Lynch, Sonic Youth…) gerçekliğine katkısı olduğu yadırganamaz. İllüstrasyonda makine dilini parçalayacak kadar ileri gitmiş kendisi. ASCII format üzerine gittiğini belirten bu Amiga ve Nintendo sever insanın nasıl dokular yaratacağı ise meçhul.


::: http://www.eyeport.co.uk/ ::: ::: http://www.leehasler.com/ :::

Plastikman || Richie Hawtin



Gerçek, mantık, insan, yapı ,ben, sen!?

Korku tünellerinin hepsine gülüp geçebilirsiniz ancak duvarları gerçekle sıvanmış dar bir alanda da bu tepkiyi verebilecek misiniz?

Müzik tutkusu, üretimi olsun dinlencesi olsun, insanların boyutlar arası geçiş keyfini yüzyıllardır sağlayabilen belki de tek sanat dalı. İçinde bulunduğunuz zaman mekan ilişkisini değiştirebildiğiniz ses kombinasyonları. Her yolculuk birkaç ya da birçok dakikanın içine sığdırılmış olsa da, belirli zamanda anlatılan hikaye dünya saatiyle her zaman bir uyumsuzluğa sahiptir. Müzik severin işine gelen de budur zaten; kendini okuduğu kitabın kahramanının yerine koymak gibi dinlediği insanın hikayesinde kahraman olma keyfi. Bir de bu kahramanın başından geçen olaylar diken üstünde ilerliyorsa, işte o zaman gerilim romanlarının bitmez tükenmez heyecanı içinize işler. Richie Hawtin’in eserleri ise başlı başına birer klasik oldular. Canada’nın Windsor Ontario mevkinden kalkıp Detroit’e gelen Hawtin ailesi, oğullarının eğitimine destek vermek için evlerinin bodrumunda bir stüdyo kurdular. O sıralara Detroit The Music Institue’de okuyan Richie için yeterli ortam sağlanmış oldu. Ve tabi ki techno’nun sınırlarının da eğilip bükülmesi için gerekli alt yapı.

90’ların başı itibariyle, minimal kulvarının vazgeçilmez ismi Richie Hawtin, bir çok projeyi yaratıyor ve geliştiriyor. 93 yılındaki doğum günü partisinde John Aquaviva (plus 8) ile yarısını hazırladıkları ‘Sheet One’ albümüyle de Plastikman hayata gözlerini açıyor. Albümün girişinden bitimine kadar alınan hazzın nedeni tamamıyla gerilen sinirlerin bir anlık boşalmasından ibaret. Bir saatlik albümün bünyede yarattığı huzursuzluktan alınan keyif ise bambaşka. Kendine has vuruşlarıyla Godet’i bekleyen insanlar oluşturuyor Plastikman, çünkü hiçbir parça sizin tahmin ettiğiniz düzende akmıyor. İnişleri ve çıkışları belirsiz dalgalara sahip bu yapılara osiloskop görevi gören bünyenin ne anladığını anlatmak gerçekten güç. Plastikman’in başarısının altında yatan en temel özellik ise ‘Plasticity’ parçasında görülmekte. Hiç acelesi yok Richie Hawtin’in. Düzenli vuruşlar üzerine dipten gelen uğultular ve bu uğultuların yavaşça yerini asıl vuruşlara bırakması mevcut durum. Beyninize sarılan bir elin sessizce bir pitona dönüştüğünü düşünün. Fesatlar cenneti aslında albüm. Gergin ve huzursuz bünyenin mutlu olmasını nasıl sağlıyor kendileri bilemesek de, ne kullanıyorsa biz de istiyoruz. Bakalım neler kullanıyor Hawtin.Final Scratch ve Ableton Live baş tacı iki program Plastikman için. Bir de Allen ve Heath ile geliştirdikleri bir mixer var. Yamaha DX serisinin hayranı olan Plastikman, Ableton’un DX emülatörü çalıştırmasından dolayı yakın dönem prodüksiyonlarını Ableton Live üzerine kuruyor.

Geçmiş dönem prodüksiyonlarına dönecek olursak, ikinci albümü ‘Musik’ artık Hawtin’in Detroit techno’nun neferi hatta kumandanlarından biri olduğunu göstermekte. Kraftwerk’in minimal yaklaşımlarını günümüze taşıyan bir albüm Musik. Konception ve ardından gelen Plastique adlı parçalar varla yok arasındaki en kısa yolu oluşturuyor. Glitch sütünların kafanıza yerden çıkıp da vurmasını sağlayan atmosferin nedeni, aslında beynin tavanını ve tabanını seçememesi, algı denen yapının da işlevini görememesidir. Glitch için seçtiği tonlar, hiçbir söz olmayan parçaları dahi konuşturmakta. Asıl başarısı da burada yatıyor.Plastikman’in Parçaları konuşuyor. Piknik sepetinizdeki besinlerin konuştuğunu düşünürseniz yüksek delirim hattında olduğunuzu anlayacaksınız.

94’den 98’e kadar Richie Hawtin ismiyle katıldığı projelerden sonra kahramanımız Plastikman, 98 mayısında ‘Consumed’ albümünü yayınlar. Albüm sizi alıp dans pistine bir vida gibi döndürerek yerleştiriyor ve bitene kadar da döne döne çıkıyorsunuz yuvanızdan. Özellikle albüme adını veren ‘Consumed’ parçası, Hawtin’in hayal gücünün nerelere uzandığının resmi. 70’lerin tonlarıyla yarattığı harikalar dünyasına dahil olmak için yapmamız gereken sadece dinlemek, anlamaya çalışmamalı bu adamı. Teknoloji el verdiği kadar mekanikleşen insanın monotonluğunun üzerine yazılan notalar, korteksi yırtarak beyni iki yana yapıştırıyor.

Sheet one ve Musik albümlerinin dahil olduğu trilogy’nin son albümü de gene 98 yılında geliyor. ‘Being John Malkovic’ filmi için geçerli senaryo neyse bu albüm içinde durum aynı. Yaklaşık altı dakikalık bir korku ‘Korridor’undan geçerek Richie Hawtin’in beynine ulaşıyoruz. Salonda bizi karşılayan parça ‘Psky’. Kendisi yavaşça uçan nöronun üzerine, bizi koyuyor. Giderek karmaşıklaşan ancak hızı hiç değişmeyen bir rollercoaster’da olmak insanı çıldırtabilir. Kompleks yapının devamını sağlayan raylarının sonu hiçbir zaman görülmüyor. Her an bir uçuruma düşme tehlikesiyle karşı karşıyasınız ama bunun gerçek olmadığını da biliyorsunuz. Tek tek her parça için saatlerce yazılabilir aslında lakin o kadar yerimiz yok. Siz ‘Hypokondriak’la transa geçin, ‘Lodgikal Nonsense’; sizi de albümü de gerçek zamana bırakacaklar.

Son olarak da 2003 yılının ekim ayında ‘Closer’ adlı albümü yayınlayan Plastikman, içsel sorgulamalarını, kopukluklarını, kaybolan datalarını, inişlerini çıkışlarını, yani her şeyini bu albüme aktarmış. Giriş, gelişme, sonuca bakınca tüm bunları görebiliyoruz. Richie Hawtin tam anlamıyla bir prodüktör. Parçalar muazzam bir şekilde düzenlemiş. Her birinin de içini doldurup, düşünsel boyutta, kendince tanımlamış sanatçı. Albüm kapağındaki yarım irisin renk oyunlarıyla verilen ifadesi dahi ince bir düşünce. Tam anlamıyla sanatçı, dinleyicisiyle iletişim bağlarını kurmuş ve data aktarımına başlamış. Kahramanımız doğru zamanın geldiğini düşünüyor olmalı ki, kendini insanlara açmış.

Techno müziğin minimal yapısını ve dolambaçlı seslerini üst düzeylerde yöneten orkestra şefi Richie Hawtin’in kirlileri de Nostalgie 1 ve 2 adlı toplamalarla su yüzüne çıktı. Çoğunluğu 97 döneminde çıkardığı single’ı ‘Sickness’a ait seslerle yeniden yapılandırdığı parçalar oluşturmakta. Bir ‘müzik filozofu’nun hayatını gözler önüne seren bir çalışma. Hardcore, noise, techno’nun nasıl bir insanda minimal bütünlüğe eriştiğinin en güzel örneklerinden bu çalışmalar. Öte yandan Richie Hawtin kimliğiyle halkın arasında dolaşan kahramanımız 98’den beri de DE9 adlı bir proje yönetiyor. Diğer sanatçılarla etkileşimde geliştirdiği DE9 projesi de
http://www.richiehawtin.com/ adresinden takip edilebilir. Bitmez tükenmez bir karartı olarak techno müziğin üzerinde bulut olacak Hawtin’in yağmuruna yakalanırsanız kaçmayın, ışık altındaki tavşan gibi durun ve sadece dinleyin. Varla yok arasında durduğunuzu fark edeceksiniz.

::: http://www.plastikman.com :::
::: http://www.richiehawtin.com/ :::

NoJazz || Reportage

NoooJaazzz!!

Fransa’dan çıkan gruplara baktığımızda, diğer Avrupa ülkelerinden daha keskin hatlarla ayrıldıklarını görüyoruz.. Özellikle de 90’lardan sonra gelen yeni dalga Fransız akımının etkisi, tüm Avrupa müziğini de etkiledi. Hem de bir tek değil bir çok disiplinde. Hip hop, jazz, blues ve bir çok getto kökenli müzik türünün kazandığı ivme, elektronik müzikteki gelişimiyle de beraber çığır açan projelerde karşımıza çıktılar. Bu projelerden biri de 10-11 şubat tarihlerinde Babylon’da yeniden izleme fırsatı bulabileceğimiz NoJazz. Karmaşık yapılarının altında binbir zenginlikle aydınlanan dinleyiciyi büyülemesini çok iyi biliyorlar. Kabaca acid jazz diyebileceğimiz bir grup lakin kendilerini daha ince düşünelim. Bu ince düşüncelerimizi NoJazz’a da açtık, onlar da ince ince her detayı cevapladılar.

Hepiniz farklı müzikal disiplinlerden geliyorsunuz. Nasıl bir araya gelip müzik yapmaya başladınız?

Aslında hepimiz müzik yapmak için bir araya gelmeye çalışan eski arkadaşlardık. Bundan dolayı da yeni bir projede bir araya gelerek kendi tarzlarımızı deneysel bir çalışma ortamına çevirdik.

Bize ‘Kimsiniz siz?’ sorusunun cevabını verebilir misiniz? Hangi müzikal geçmişlerden geliyorsunuz?

Hepimiz farklı müzikal geçmişlere sahibiz. Ben [ Bilbo ] davul çalıyorum ve ağırlıklı pop müzikle iç içeydim, Slam [ saksofon ] modern jazz alt yapısına sahiptir. Yomgui [ trompet ] iyi bir jazz ve elektronik birikiminden geliyor. Balat [ keys, synths ] soul kökenli ve Dj SpeederMike da tam bir hip hop ve siyahların müziğine hayran.

Müziğinizde tanıdık notalar dikkat çekiyor. Çok enteresan ancak bir yandan Beastie Boys’un ilk ve orta dönemlerinden ve Asian Dub Foundation’dan tanıdık tınılar yakalamışken diğer yandan oryantal ve hızlı jazz dalgalarına maruz kalıyoruz. Sizce bu ‘çok’ sesliliğin nedeni nedir?

Bir ilham gelmesi ve onu değerlendirmemiz aslında o kadar da kolay değil ancak müzikal birikimimizi aynı potada eritebiliyoruz. Sonuçta Paris’te yaşıyoruz ve orda yaratıyoruz müziğimizi. Etrafımız dünya müziğiyle sarılmış durumda. Yanı başınızdaki komşunuzda da Paris’in popüler seslerini duyuyorsunuz: Afrika, doğu, Asya…

Yaratım sürecinde neler hissediyorsunuz?

Yaratım süreci her zaman soru işaretleriyle doludur. Özellikle de beş kişilik bir grupta. Asla yaptığınız müziğin iyi ya da kötü olduğunu bilemezsiniz. Çalarken sadece hissedersiniz, ve sonra seyircinin huzuruna çıkarsınız. Seyircilerden aldığınız tepkiler doğrultusunda da ne ‘hissettiğinizi’ anlarsınız.

Biraz da elektronik alt yapınızdan bahsedelim. Bilindik tonların yanı sıra glitche’lerle de müziğinizi destekliyorsunuz. Formunu değiştirdiğiniz müziğe eklediğiniz harmoni ise çok eğlenceli. Bu kompozisyon için gerekli enerjinin kaynağı nedir?

Aslında çok az bilindik ses kullanmıyoruz. Hatta şu noktada daha az bilinen tonları tercih ediyoruz. Tüm elektroniklerin % 90’ı bize ait. Makinelerde ya da canlı olarak kaydediyoruz. Yeni albümüzde [ Have Fun ] 50’lerden Sylvana Mangano'nun ‘ El Negro Zumbon ’undan örnekler alarak tekrardan düzenledik. Ayrıca ünlü Fransız şair ve şarkıcı Claude Nougaro’nun da sesini duyabilirsiniz.

Kaynak konusuna gelince. Kaynağımız; her zaman hayal gücü, tonlar üzerinde çalışmalar, senin de belirttiğin gibi glicthe’ler ve harmoninin uyumu.düzeninden ibaret. Bunları mizahımızla bir araya getirirken her zaman dinleyici için yaratıyoruz.


Sitenizde tutkuları tetikleyen bir U.F.O oldunuz yazıyor. U.F.O’nun bizim bildiğimizin dışında bir anlamı var mı?

U.F.O [ tanımlanamayan uçan obje’ler’ ] bildiğiniz anlamda kullanılıyor. Bu tanımı bizimle beş yıl önce anlaşma imzalayan, Fransa Warner Jazz’ın başındaki adam Pascal Bussy yakıştırdı. :]

Bir de ironik isim durumunuz var. Biraz daha netleştirir misiniz?

Dediğin gibi ironik. Öncelikle, çünkü biz jazz’dan [gizlice] hoşlanıyoruz :] . İsim insanlarda reaksiyon enerjisi yaratıyor. Gerekirse böyle çarpıcı isimlerle bu yeni yüzyılın jazzını yeni alanlara çekmeye çalışıyoruz . Daha basit söylemek gerekirse, jazz’ı seviyoruz ve her dilde işliyor.

Daha önce de konser verdiğiniz Türkiye hakkında neler biliyorsunuz?

Şu günlerde Fransa’da Türkiye çok konuşuluyor. Yani çok fazla şey öğreniyoruz Türkiye hakkında. İki yıl önce geldiğimiz İstanbul’a ben aşık oldum.Yemekler, kokular, müzik, pazarlar, oryantal bir yaşam tarzı…Burayı ilk kez keşfetmiştim. Büyükbabalarım Constantinopolis’ten Mısıra’a gitmişler. Bu gelişten sonra, yapabilsem Türkiye’nin geri kalanını da dolaşmak istiyorum.

Önümüzdeki şubat ayında Babylon’da sahne alacaksınız. Herhangi bir beklenti ya da öngörünüz var mı?

Daha önce, iki çalgıyla geldiğimizde çok eğlenmiştik. Kendimizi tedbirli sayıyorduk. Ancak insanlar eğlenceye zaman ayırmışlardı. Gerçekten çok meraklı ve yeni tarz müzikleri öğrenmeye istekliydiler.

Biraz da günlük hayattan bahsedelim. Fransa’da hayat nasıl geçiyor sizin için?

Aslında turlardan vakit bulabilirsek Fransaya dönüyoruz. buradaki aktiviteler düzenli bir şekilde işliyor, biz de arasına dahil olmaya çalışıyoruz.. Aile, çocuklar diyerek geçiyor zaman. Zaten turlardan daha basit aktiviteler istiyorsunuz. Sinemaya gitmek, spor yapmak ya da arkadaşlarla biraz vakit geçirmek…Grupta iki tane de futbol fanatiği var, geri kalanı ise nefret ediyor futboldan :]

Eğlence ve dans için konseri dört gözle bekliyoruz. İzleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Garip deneysel yaklaşımlarımızla sahnede herkese açık olacağız. Bizim beklentimiz kanı kaynayan seyirciler, bizimle partiye hazır olun!